Baba Oğul Görüşmeleri

Baba oğul görüşmeleri ayrılık sonrası hayatımızın baş taciz konusu oldu ve olmaya devam ediyor.

Önce belirtmek lazım, ayrıldığımızda ben hala ne yaşadığımın farkında değildim. İnsan bazen bir sıkıntının içindeyken ne kadar baskı altında olduğunu fark edemez, içinden çıktıktan sonra, o da çıkabilirse, yavaş yavaş ayılır ya benim halim tam olarak böyleydi. Duş başlığıyla başlayan ayılma (Bkz: Kabus Evde Son Günler) minik minik ilerliyordu. Hala, ayrılsak da ilk sinir hali geçtikten sonra hiç değilse Can için bir araya gelebileceğimizi sanıyordum.

Evli olmadığımız için Can’ın velayeti bendeydi. Benim işim olmadığı sürece birkaç gün önceden haberleşmek kaydıyla istediği zaman gelip görebileceğini söylemiştim. Can henüz sekiz aylıktı. O güne kadar yavruya uyanıkken baktığı en uzun süre yarım saatken ve her şey bir yana kuzu çok sık meme emdiği için bana muhtaçken uzun saatler alıp götürmesi uygun olmazdı. Mantık çerçevesinde hareket edeceğini düşünerek hala yanılgımı sürdürüyordum. Daha ilk günden başladı “Oğlumu hazırla, gelip alacağım” emirleri.

Narsist bu, durur mu! Ayrılmış olsak da hayatımı kontrol etmeye devam edeceğini her hareketiyle özenle vurguluyordu. Taşındığımızın ertesi günü ablasıyla gelip aldılar bebeği. Alacaklı gibi beş karış suratla kapıya dikilmiş, oturup sakince konuşma isteklerimi reddederek daha beş günlükken yaptığı gibi kopararak aldı bebeğimi kucağımdan. Şiddet seviyesinin en üstte olduğu moda girmişti. Haliyle bir itiş kakış ya da daha fazlasının olmasından çekiniyordum. 

Ablası aynı surat ifadesiyle bir yandan destek veriyor, bir yandan da onun fiziksel bir şiddete girişmesini önlemek üzere her an tetikte bekliyordu. Hatta bir ara çocuğu kucağımdan zorla alırken kardeşini kolundan tutarak sakinleştirmeye çalıştı. Üç saat içinde geri getireceklerine ve kendisinin bebekle bizzat ilgileneceğine azarlar gibi bir tavırla söz vererek kardeşini topladı ve gittiler. 

O gün üç saati biraz geçirmekle birlikte yine de sözlerinde durarak getirdiler kuzuyu. Sonrasında ise kendi kendine haftada iki gün görüşmeye karar verdi. Başlangıçta haftasonu iki gün iken daha sonra benim haftasonu bir güne ihtiyacım olduğuna dair uyarımla çarşamba ve cumartesi olarak sabitledi görüşme günlerini. İtiraz etmedim. Çarşambaları iş çıkışı benim evime gelerek burada vakit geçiriyor, cumartesileri ise Can’ı alıp götürüyordu.

Evime ilk girdiği günü hala hatırlıyorum. Daha kapıdan girerken bir denetimci havasıyla inceliyordu. Onlar oynamaya başlamadan ben kuzuyu emzirmek için yatak odama geçtiğimde ise benden izin almadan dolaşmaya başladı evde. Yatak odamın kapısı açık onu izliyordum. Mutfağa bakışını, yanındaki odanın kapısından içeriyi incelerken burun kıvırmasını… Diğer odaya doğru gelirken onu izlediğimi gördü ve tuvaleti arıyor pozuna girdi. O anda bu denetim benim için olağandı. Son derece rahatsız olsam da bakışlarım dışında bir tepki vermemiş, sesimi çıkarmamıştım. Bu denetim yatak odama kadar devam edecek, ileriki zamanlarda Can’ın güvenliği bahanesiyle canının istediği ayrıntıyı eleştirecekti.

Evdeyken ayrı, Can’ı aldığında ayrı taciz şekilleri vardı.

Evde, kendi evinde olduğunun tam tersi son derece özensiz davranıyordu. Benim evim dağınık, ıslak, pis olabilirdi. Ben bu kadarına layıktım. Örneğin: Bir sandalyeyi alacaksa sandalyenin üstündeki minderi yere atıyor (“Kayıp düşmüştür“), Can’ı kucağında dolaştırırken duvardaki tabloyla oynamasına izin vererek tabloyu yamultuyor (“Sen tabloyu yamuk astıysan ben ne yapayım!“), koltuğun kolçağında duran kitap, şarj aleti gibi eşyaları yere atıyor (“Omzum değmiş, düşmüşler“), Can’ın balkondaki saksıların topraklarıyla oynamasına izin verip topraklı elleri ve ayaklarıyla koltuğun üstünde dolaştırıyor, fark edip bebeğin ellerini ayaklarını yıkamasını istediğimde itiraz ediyor, eve girdiğinde bebeği almadan ya da bebeğin altını değiştirdikten sonra elini yıkamıyor, benim uyarımla zorla elini benim sabunumu kullanmamak için tazyikli suyla yıkayıp yine havlumu kullanmayarak ellerini yattığım yatakta serili çarşafta kurutuyor (“Çarşafın kirlenmiş zaten, yıkamış olursun“), kafasına göre yatak odam dahil, bir odaya girip Can’ı orada oynatıyor…vb. ince ince beni kışkırtıyordu.

Sakin sakin rahatsızlığımı dile getiriyor, yapmamasını söylüyordum. Bir dahaki sefere başka bir şey buluyordu. Amacı açıkça damarıma basmaktı. Onun evinde yaşadığım tacizlerden sonra bunlar bana “idare edilebilir” bile görünmüştü! Haftada iki gündü sadece!

Asıl sorun, Can’ı aldığında oluşuyordu. Kuzunun gereksinimleri çerçevesinde en fazla 4-4,5 saat dışarıda olmasını, sonra isterse gelip evde görmeye devam edebileceğini söylememe rağmen alış saatlerini giderek uzatıyordu. Altı saatten önce hiç getirmediği gibi sonraları 7,5 saate çıkarmıştı. Doğduğundan beri sık sık az az emmeye ve kucağımda vakit geçirmeye alışkın olan yavru, bu ayrılıklardan aşırı derecede olumsuz etkileniyordu.

O güne kadar bir huzursuzluğu yoksa on iki saatlik gece uykusunda üç kez meme emmek için uyanan, karnı doyduktan sonra da arkasını dönüp yatan yavru, daha babasının onu ilk aldığı günün akşamı bana yapışarak zorla uyudu. Memede uyuyakalıyor; ama memenin ağzından çıktığını hissettiği anda panikle uyanıp tekrar koynuma gömülerek memeyi ağzına alıyordu. Biraz uykusunu aldıktan sonra uyanmış, meme ağzında gözlerini bana dikip bakmıştı saatlerce. Kaybetme korkusuydu yaşadığı. Sonraki haftalarda ilerlemiş, o güne kadar gözünden yaş gelerek ağlaması sayılı olan, en büyük şikayetini biraz mızıldanarak ifade eden yavrucak yüksek perdeden bağırarak ağlamaya, giderek bana daha çok yapışmaya başlamıştı.

Babasından geldiği akşamlar on saniye yanından ayrılmam bile çığlık çığlığa ağlamasına sebep oluyordu. Zamanla gece uykularında en az altı yedi kez uyanır oldu. Aç olduğundan değil, meme aradığından uyanıyor, memeyi ağzına aldıktan sonra çoğu zaman hiç emmeden uyuyakalıyordu.

Arada tüm uyarılarıma rağmen benim verdiğim yemekler dışında bir şeyler yediriyor, çocuğun bağırsaklarını bozuyordu. Bir keresinde sırf bana inat, 4 saatlik ayrılık için verdiğim bir öğünle 7,5 saat aç bırakarak alıkoymuştu bebeği. Kuzu her nedense o gece çokça gaz sıkıntısı çekmiş “Bu çocuğun gaz sıkıntısı var. Ne yedi bugün?” diye sorduğumda verdiği yanıt iğrençti: “Bu sefer fena çuvalladın! Senin verdiğin yiyecekler yeterli olduğu için başka bir şey vermedim! Eğer gaz olduysa sen ne biçim yiyecekler hazırlıyorsun da bu çocukta 11’e kadar gaz oluyor? Yoksa babasına mı çekmiş? Bende de vardı da bugün 11’e kadar gaz. Aaa, hatta bi de sabah bi kaç tane çıkardım ayıptır söylemesi :))))

Bu durumda, gaz sıkıntısı o kadar açlığın üstüne çok meme emdiği içindi muhtemelen. Ancak verdiği yanıtın çirkinliği beni mahvetti. Hem aç bırakıyor hem bunu bir savaş malzemesi olarak kullanıyor, suçu yine bana atıyor ve iğrenç bir şekilde bitiriyordu. Midem bulanıyordu!

İlk günden itibaren Can’ın huzursuzluklarını ona yazdım, anlattım. Buna sebep olmayıp erken getirmesi için yalvardığım bile oldu; ama tabi ki işe yaramadı. Umurunda değildi. Saat hesabı yapıyordu. Bana hakimiyetin kendisinde olduğunu göstermeye çalışıyordu. Ne yapacağımı bilmiyordum; çünkü çevremdeki herkes, evet istisnasız herkes, ayrılık sonrası bir inatlaşma yaşadığımızı düşünüyor, bana oğlumu babasından ayırmak isteyen biriymişim gibi görüşmelerini kısıtlamamam tavsiyelerinde bulunuyorlardı. Yasal haklarımı bilmiyordum. Danıştığım avukatlar doğru yönlendirmiyorlardı.

Bu arada, ayrılığın üzerinden üç ay geçmişken narsizm tanımıyla karşılaştım ve bunun kurbanı olduğumun farkına vardığım anda acilen profesyonel psikolojik ve hukuki destek almam gerektiğini keşfettim. Yasal haklarımı öğrenmeye başlamam ve narsistle başa çıkabilmek için öncelikle sınırlarımı belirlemem gerektiğini öğrenmem harekete geçmemi sağladı.

Narsistin kuzumu 7,5 saat alıkoyup tek öğünlük yemekle aç bırakması bugünlere denk geldi ve net bir şekilde bundan sonra beş saati aşarsa artık yasal yollarla görüşme saatlerinin ayarlanması yoluna gideceğimi belirttim. Resmi süreçte çok daha kısıtlı zaman yavruyu görebileceğini bildiğinden geri adım atarak beş saatte getirmeye başladı.

Öte yandan, canının istediğini yedirebileceğini düşünüyordu ki, yavrucağı aldığı bir seferde kuzu yüzünde alerji lekeleriyle gelip sonrasında da pişik ve ishal olunca bastırmam üzerine bana yalan söyleyip pasta yedirdiğini itiraf etmek zorunda kaldı. “Sadece bir çay kaşığı pastadan ne olacak!“‘tı. O tepki, bir çay kaşığıyla olmazdı. Kendisi de sonra yüz yüze konuşurken bunu kabul etmişti zaten. Biraz pasta biraz da oradaki yumurta peynir benzeri kahvaltılıklardan yedirmişti. “Dışarıda her şeyi yiyecek bu çocuk!” diyordu. Umursamazlığı yalan söylemesi yetmiyordu bir de kuzuyu hasta ettiği halde savunuyordu yaptığını.

Bu olay üzerine artık ona güvenmediğimi söyleyerek bebeği dışarıda görmesine izin vermedim. Sınırlar birkez daha çizilmişti benim tarafımdan; ama görmek ya da kabul etmek istemiyordu.

Bu kez özel hayatımdı hedefi. Can’ın nereye gittiğini bilmeye hakkı olduğu gerekçesiyle sorguluyordu evde olmadığımda neler yaptığımı. Evde yatak odama kadar giriyor, evle ilgili bazı düzenlemeleri nasıl yapmam gerektiğini yine Can’ı bahane ederek yönetmeye çalışıyordu. Sınırları aşma çabalarına hep redle karşılık veriyordum. Bir noktada, Can’ın aşıları ile ilgili bana inanmayarak arkamdan Aile Sağlık Merkezi’ni arayıp benim söylediklerimi denetlediğini öğrendiğimde yeniden sınırlarını hatırlattım.

Yasal olarak Can’ın sağlık kontrollerinde ben izin vermediğim sürece bulunma hakkı yoktu. Ben o güne kadar bilgi sahibi olması, dahil olması için buna izin vermiştim; ama beni hem de böyle arkamdan denetleme hakkı yoktu. Artık sağlık kontrollerinde ben çağırmadığım sürece bulunmamasını, evimde misafirlik sınırlarına saygı göstermesini istedim. Bir de artık Can’ın masraflarını kalem kalem ona bildirmek istemiyordum. Bir denetleme konusu da oydu zira. Bundan sonra böyle ayrıntılı fatura bilgisi vermeyeceğimi, bir ödeme yapmak zorunda olmadığını; ama katkıda bulunmak isterse standart bir nafaka miktarı neyse belirleyip yatırabileceğini söyledim.

Yeni çizgilerle karşılaştıkça geriliyor, sızmaya çalışıyor, her harekette bir daha sınırlarını hatırlatıyordum.

Sondan bir önceki noktada ihmalkârlığına geldi konu. Bir elin parmaklarını bulmayacak istisnayı bir tarafa bırakırsak hemen her görüşmeye en az yarım saat geç geliyordu. Yine her seferinde Can yanındayken uzun uzun telefonla konuşuyordu. Arada oturdukları odaya girdiğimde elinde telefon yazıştığını görüyordum. “Oğlumu çok az görüyorum, çok özlüyorum” diye duygu sömürüsü yaparken onunla birlikte olması gereken zamanları bu şekilde heba ediyordu. En kötüsü de bu ihmalkârlıkları yine Can’ı etkiliyordu. Bir kez kucağında bebek olduğu halde evde dolaşa dolaşa telefonla konuşurken yavruyu duvara çarptı. Bir kez nasıl becerdiyse oyuncağın sert yanının üzerine düşürdü. Yavrunun sırtında iz oluştu. Son seferindeyse kuzu koltuktan düştü.

Can’ın ağlamasıyla koşa koşa odaya gitmelerim arttıkça onunla birlikte olduğu her an oğluma bir şey olabileceği kaygısı giderek beni sardı. Üstelik, sorumluluktan kaçma dürtüsüyle ve belki gerçekten o anda başka bir şeyle ilgilendiği için görmediğinden her seferinde nasıl düştüğünü ya da çarptığını söylemekten kaçınması ve ağzında bir şeyler geveleyerek yalan söylemesi beni iyice zorlamaya başladı.

Can koltuktan düştüğünde nasıl düştüğünü öğrenemediğim gibi yavru huzursuzlanıp erkenden uyuyunca kafa travmasından şüphelenip takip etmeye başladım. Normalde uyanması gereken saatte uyanmayınca, hassas kulakları en ufak bir tık sesine normalde uyanırken odada yaptığım gürültülere de bana mısın demeyince kontrol edilmesi için gece acile götürdüm korkumdan. Evden çıkarken nihayet gözlerini açmış, hastaneye gidene kadar yarı baygın etrafa bakınmıştı. Neyse ki hastanede ayıldı da benim korkularım dağıldı. Ortamın ve insanların yabancılığından korktuğu için ağlayarak muayeneyi zorlaştırsa da doktor genel halini iyi gördüğünden travmadan şüphelenmedi. Yine de her ihtimale karşı 24 saat takibini yapmamı önererek gönderdi.

Eve geldikten sonra bu kez uyuyamadı yavru. Sırt üstü yatmak istemiyor, uykusunda sırt üstü dönerse hemen ağlayıp yön değiştiriyordu. Sırtında, kafasında ya da poposunda düşmeden kaynaklanan bir ağrı olabileceğinden şüphelendim. Sabah olunca narsiste yazılı olarak bir daha sordum nasıl düştüğünü ve ortalık yine gerildi. Suçluluk hissini kapatmak için bana saldırdı. Gece acile götürdüğümü söylediğime inanmadı ve bir baktım kapıya dayanmış, hastaneye götürmek istiyor. Çocuğun düşmesine sebep olan kendisi olduğu halde onu sorguladığım için ben suçluydum ona göre. Hani neredeydi gittiğim doktorun verdiği rapor? En çok o ilgilenirdi, en çok o endişelenirdi. En ufak bir sağlık sorununda ben sorumluydum. “Bu çocuğa bir şey olursa ağzından burnundan getiririm!” dediğini hatırlatıyordu. Can uyuyordu geldiğinde. Her şeye rağmen onu görmesine izin verdim ve çıkmasını istediğimde evden çıkmak istemeyince iyice gerildi ortam. Kapıyı itiş kakışla kapatabildim ancak. Dışarıdan küfrede ede bağırıyordu, “Arabada bekliyorum. Uyanınca hastaneye götüreceğiz çocuğu!… Sen göreceksin gününü o…!”

Can’ın sabaha kadar sırt üstü yatamaması kafamı karıştırdığı için ve hastaneye gitmezsek çocuğa bir şey olması durumunda beni sorumlu tutacağını haykırıp durduğu için Can uyanınca hazırlanarak hastaneye gittik. Artık onun arabasına binmekten korktuğumdan biz taksiyle giderken o bizi kendi arabasıyla takip etti.

Hastanede yine ilgili babayı oynuyordu. Öyle ki, Can doktor hastane ortamında korkup ağlamaya başladığında o da ağladı. Ağlamaklı incecik bir tonda “Tamam canım, şimdi geçecek” diye teselli ediyordu sözde yavruyu. “Kıyamıyorum onun üzülmesine” diyordu doktora. Bir önceki akşam düşmenin acısıyla çığlık çığlığa ağlarken “Tamam ya bir şey yok” diyen kendisi değildi sanki.

Hastane çıkışı bu sefer “Bundan sonra göze göz dişe diş!” diyerek beni korkutmak istiyordu. Çocuğu hastaneye götürerek üçüncü kişilere karşı onu suçlamış oluyordum. O da karşılığını verecekti! Ne olacaktı göze göz dişe diş savaşmayı gerektiren?

Kapıma dayanan, tehdit eden, küfreden o olduğu halde o günden sonra evime girmeme kararı aldı. Bana yaşattığı tüm korkulara rağmen Can rahat etsin diye görüşmeleri evde yapmasına izin veriyor olmam fazlaca naifti. O şiddeti uygulayan insan olarak binbeşyüzotuzikinci kez mağduru oynuyor, bana güvenmediğini söyleyerek evime girmek istemiyordu. Dışarıda görecekti Can’ı. Kafelerde, AVM’lerde sefil olsundu kuzu kimin umurunda!

Dışarıda görmek demek, hiçbir şeyi değilse uykusu, emmesi, alt değişikliği …vb temel ihtiyaçlarına göre görüşme saatlerini ayarlamak demekti; çünkü artık Can’ın düzenini bozmasına izin vermemeye kararlıydım. Haliyle saatler kısıtlandı. Öğle uykusundan uyanınca hazırlayıp götürüyorum babasıyla buluşmaya. Akşamüstü uykusunu o hareketlilik içinde genellikle uyuyamayınca erkenden mızıldanmaya başlıyor ve restoran köşelerinde rahat rahat oyun bile oynayamadan en fazla dört saatin ardından ayrılarak eve geliyoruz. Bilin bakalım bunun suçlusu kim? Tabi ki ben!

Yeni taciz yöntemi müsait oldukça “Oğlumu çok az görüyorum. Özlüyorum. Bugün görüşmek istiyorum.” ile başlayan mesajlar. Benim sosyal hayatım zaten önemli değil ona göre de, bunu söyleyerek iki üç günde bir beni taciz ederken bütün buluşmalara en az yarım saat geç gelmeye devam ediyor.

Arada görüntülü olarak arıyor; ama samimiyetten öyle uzak ki! Çok özlediğini söylerken bir yandan televizyona bakıyor. Bir telefon görüşmesinde bile odağını tamamiyle oğluna çeviremiyor.

Neredeyse aylardır görüşme saatleriyle ilgili sıkıntısı varsa dava açmasını söyleyip duruyorum. Dava açmak yerine benimle uğraşmayı tercih ediyor. Ancak yasal sürece hazırlık yapar gibi bir hali var. Zira, mesela dün görüşme sırasında yine bir sızma girişimine “Hayır“‘la yanıt verdiğim için “Allah belanı versin” ve “gerizekalı“‘yı altın tepside sunarken yazılı mesajlarının sonuna “lütfen” eklemeye başladı. Ben çocuğunu ona göstermeyen zalim kadın, o bir tanecik oğluna hasret mağdur baba!

Bu gösteri nereye kadar devam edecek? Can psikolojik olarak etkilenmeden bu saldırıları yönetmenin bir yolu var mı? Peki ya narsist babasının ihmalkârlığı güvenliğini tehdit ediyorsa elim kolum bağlı ne kadar izleyeceğim? Her düşmede bir şey olmadığına şükrederken bir sonraki sefer için kaygı üretmekten ve çaresizce beklemekten başka yapabileceğim bir şey yok mu? Böylesi bir psikolojik şiddet kanıtlanması en zor şiddet şekliyken yasalar şiddet mağdurunu nasıl koruyabilir? Neden ihtiyacım olduğunda beni ve oğlumu koruyan ve bana yol gösteren kişi ya da kurumlar yok? Ya da varlarsa neredeler?

Evet, olayların öykü kısmı bitti artık umarım. Şimdi sıra sorularda, araştırmalarda; yanıt, çözüm ve tedavi aramakta…

 

👇

Paylaşım ve destek

Okuduklarınız size çok tanıdık geliyorsa, bu içeriğini oluşturmayı sağlayan bilgi ve deneyimden bireysel olarak faydalanmaya ve desteğe ihtiyacınız varsa paylaşım ve destek modeli konusundaki yazımı okuyabilir, iletişim kanallarımdan bana ulaşabilirsiniz.

Baba Oğul Görüşmeleri” için 4 yorum

  1. MERHABA, YAŞADIKLARINIZI BİR GERİLİM ROMANI OKURMUŞCASINA OKUYORUM, ANLAYAMADIĞIM BİR ÖNCEKİ POSTLARDA DÜĞÜN YAPILDIĞI İKEN BU YAZINIZDA EVLİ OLMADIĞIMIZ İÇİN BEBEĞİN VELAYETİ BENDEYDİ DEMİŞSİNİZ, KAFAM ÇOK KARIŞTI!!!

    1. Evlilik kararından vazgeçtiğim halde kendisinin yoğun manipulasyonları sonucu nikah olmadan bir düğün yapıldı. Hamileliğim dolayısıyla ailem açısından önemliydi düğün olması. Çevresine gösteriş yapmak ve gelecek hediyelerle bir tekne almak istiyordu. Nitekim gelen hediyelere el koydu ve ayrıldıktan aylar sonra ancak geri alabildim kendi payımı. Onu da kendi kafasına göre kırparak verdi.

  2. Narsist birinden bosandim. Benim de bir oglum var. Eminim hala sorunlariniz devam ediyordur. Yasadiklariniza vok uzuldum. Okurken ben de gecmisimi hatirladim. Tavsiyem bu gorusme isini hukuki olarak cozumlemeniz. Tum anlattiklarinizi yasamis biri olarak ben careyi hakimin belirledigi takvimlerde gorebilecegini spyleyerek cozdum. Su an kendisiyle kesinlikle iletisime gecmiyorum. Baska bir sehirde yasiyorum. Oglumu gormesi gereken gunden bir gun once arayarak “geliyorum” diye haber veriyor. Ertesi gun geldiginde “geldim asagi in” diyor ve gorustukten sonra da birakiyor. Asla evime cikmasina izin vermiyorum. Eger gormesi gereken gun isi var ve gelemeyecekse bir sonraki gormesi gereken gun geliyor. Benim haftamdan almasina ve gorus takvimini bozmasina izin vermiyorum. Her ayin birinci ve ucuncu cumartesileri gorme izni var ve o ayda bes cumartesi varsa besinci cumartesi gormesine izin vermiyorum. Bunun sebebi cocuk buyuyunce anne hep kural koyan, baba da gezdiren cocugun hosca vakit gecirmesini saglayan oluyor cocugun gozunde. Takvimi uygulayarak ben de oglumla vakit geciriyorum ki oglumun gozunde sadece kurak ve sınır koyan olarak kalmayayim, hem de oglumla benim de vakit gecirme hakkim var. Cunku cocuk buyudugunde dersler baslayinca hafta ici yeterince kaliteli vakit geciremediginizden hafta sonu onunla vakit gecirmek isteyeceksiniz. Kisacasi tavsiyem hakimin belirledigi takvimi uygulayin ve taviz vermeyin. Cocuk kucukse de cocukla gorusurken yaninda siz ya da anneniz ya da guvendiginiz biri olsun. Bebeginizi yalniz vermeyin.
    Sevgiler….

    1. Merhaba,
      Ayrıntılı yorumunuz için çok teşekkürler. Yazı tarihi eski. Şu anda sizin uyguladığınız görüşme şekline çok yakın hukuki olarak belirlenen bir görüşme düzeni var. Sınırlar net.
      Size de geçmiş olmasını dilerim.
      Sevgiler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir