Üstünlük Gereksinimi

Üstünlük gereksinimi duyar. Derinde bir yerlerde değersizlik hissiyle boğuşmakta olduğundan değerli olduğunu kanıtlamak zorundadır kendine.

Üstünlüğü tanımlamak için çoğunlukla ün, para, başarı, paha, marka gibi kavramların çevresinde dolaşır. Zihni sürekli bu doğrultuda bir sıralama yapmakla meşguldür. İnsanları, eşyaları bu sıralamada bir yere koymak için kıyaslar durur. Zira, ona yakışan en üstün insanlarla birlikte olmak, en üstün eşyalara sahip olmaktır.

O anda içinde bulunduğu ortamda ve durumda ona önem ve statü kazandıracağını düşündüğü herhangi bir şeyi kullanmaktan çekinmez. Mesela, bir mekana girdiği zaman bir dahaki gelişinde onunla ilgilenileceğinden emin olmak için mekandan birileriyle ahbaplık kurmaya çalışır. Garsonlarla, korumalarla uzun uzun sohbet eder. Böyle bağlantılar kurabildiği restoran ve barlara gitmeyi tercih eder. Yeni tanıştığı insanları da etkilemek için buralara götürür. Gittiği mekanda tanınıyor olmak, daha kapıda ismiyle karşılanıp en güzel masaya oturtulmak, o günün taze balığının hangisi olduğunu o sormadan garsonun söylemesi çok önemlidir.

Sürekli bir yarış halindedir. Her şeyi rekabete çevirebilir. Kendini üstün hissetmek uğruna gerekiyorsa başkalarını küçültme yoluna gider. Aşağılama ve arkadan konuşma böyle başlar. İşte de, hobilerde de, kişisel ilişkilerde de diğerleri mutlaka eksik ya da hatalıdır. Kendisidir en iyisi.

Oyun oynarken bile rakip takım üzerinde hata yapmalarına sebep olacak şekilde baskı kurar. Mutlaka o kazanmalıdır.

Yeni yeni başladığımız zamanlardı. Sen laf arasında tanımadığım insanlardan bahsederken kim oldukları hakkında bilgi vermeden “Ahmet şöyle yaptı.”, “Yaprak böyle söyledi” diye isimler kullanırdın. Kim olduklarını sormam gerekirdi ki, sen “Aaa tanımıyor musun!” monoloğuna başlayasın. Bu şekilde doğrudan ön adlarıyla bahsettiğin insanlar hep ünlü kişiler çıkardı ve sen tabi ki onları tanıyordun. Benim tanımamam ise bir tuhaftı. Ha bu arada, zaman içinde bu kişileri doğrudan tanımadığın ya da en fazla bir iki kez bir arada bulunduğun çıktı ortaya. Ne gerek vardı bunca uğraşa? Bir insanın bu şekilde kendini iyi hissetmesi sanırım benim anlayabileceğim bir olgu değil.

Nitekim yıllar sonra, son ayrılıktan kısa bir süre önce, yakın bir dostum bebeği görmek üzere ziyarete geldiğinde aynı kalıbı izledim bütün akşam. Donanımlı biri olmasının yanısıra benim dertleştiğim bir iki kişiden biri olması dolayısıyla senin hakkında iyi şeyler düşünmesi önemliydi. “Aaa bunu bilmiyor musun?”,”Demek şunu tanımıyorsun!”…ve benzeri cümleler havada uçuştu durdu. Bense seni izliyor ve haaaala anlamaya çalışıyordum.

Hatırlar mısın bilmem, yıllar önce beni ne kadar sevdiğini kendince anlatmaya çalışırken eski sevgililerinle kıyaslıyordun da, hala dostun olduğunu söylediğin o kişiden bahsederken “Benden üstün olduğu halde ona aşık olamadım hiç.” demiştin. Bu sözcüğü kullanmanı yadırgayıp ne demek istediğini sorduğumda “Biliyorsun işte” demiştin “Babası siyasetçi, çok zenginler”. O sana çok aşık olmuştu, çok istemişti seninle evlenmeyi; ama sen sevememiştin bir türlü. Bana hissettiklerin gibi değildi hiç. Kanser olduğunda bile gitmemiştin yanına ve bunu anlatırken o sırada anlam veremediğim bir memnuniyet vardı yüzünde.

Pohpohlama modunda olduğun günlerdi. Haliyle benim senin için özel olduğuma iknaya çalışıyordun çalışmasına da ben o sırada senin kendine olan güvensizliğini görmüştüm. Sevgi dolu bir sevgili olarak insanların birbirinden üstün olamayacaklarını anlatmaya çalışmıştım sana dilim döndüğünce ki güvensizliğinin haksız olduğunu anlayasın. Bunu yaparken de senin ne kadar dolu dolu biri olduğunu anlatmıştım. Saftirik ben! O koca kuyu gibi güvensizlik öyle bir sohbetten etkilenmezdi tabi; ama en azından senin ihtiyaç duyduğun büyüklenmeyi sağlamıştım ve henüz farkında olmasam da o büyüklenmeyi sağlayabildiğim sürece “seviyordun” beni.

Oradaki memnuniyet halinin sebebini ise yıllar sonra anladım. Sadece insanları üstünlüklerine göre etiketlemek değildi sendeki. Üstün gördüğün birini ihtiyacı olduğu anda yalnız bırakmak seni bir şekilde tatmin ediyordu. Bu yalnız bırakma ritüelini zaman zaman bana karşı da kullanacaktın. Üstün gördüğün için mi bilmem; ama senin ilişki döngünün bir parçası olduğu için. Bu meseleye sonra geleceğim…

Sahip olmak istediğin şeylere sahip olan insanlar senin gözünde üstün olanlar ve haliyle kendini iyi hissedebilmen için onların eksik yanlarını bulmalısın. Sen çok istediğin halde tekne alamazken güzel tekneleri olan arkadaşların bu yüzden iyi denizciler değiller sana göre. O şöyle şöyle hata yapar, öbürü şu şu durumu iyi yönetemez. Sen öte yanda, onların yanlışlarını görüp yargılayacak kadar iyisindir.

Narsist olduğunun farkına varana kadar hem işte hem sosyal hayatta hemen her gün birlikte çalıştığın, birlikte eğlendiğin insanların arkasından konuşmanı basit bir kıskançlık olarak görüyordum doğrusu. Birçok noktada da eleştirilerinin haklı yanları olduğuna inanıyordum. Şimdi tekrar bakıyorum, olayları ve durumları kendi lehine çevirmekte usta olan o algı sistemin neleri ne kadar çarpıtmıştı kimbilir!

Bunca yıl senden gelen ne çok yalanı doğru olarak benimseyip kabul ettim, ne çok insana senin karalamalarının yarattığı önyargılarla yaklaştım acaba?

Peki, kendini iyi gösterebilmek için başkalarını ezmeye çalışmak herhangi bir zaman diliminde işe yaradı mı ki? Hiç sanmıyorum!

👇

Paylaşım ve destek

Okuduklarınız size çok tanıdık geliyorsa, bu içeriğini oluşturmayı sağlayan bilgi ve deneyimden bireysel olarak faydalanmaya ve desteğe ihtiyacınız varsa paylaşım ve destek modeli konusundaki yazımı okuyabilir, iletişim kanallarımdan bana ulaşabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir