Kabus Ev Günlüğü

“Kabus Ev Günlüğü” koymuşum o aylarda yazdığım notların adını. Yine bir cerahat akıtma yazısı olacak, en bunaltıcısından…

Bebekli 45. Gün:

“Sosyal hayatın aynen devam. Evde bir bebek bir lohusa olması önemli değil. Ben 45 gündür doktor ziyaretleri gibi zorunlu durumlar hariç evden çıkmamış, sıkıntıdan bunalmışken sen bugün yine motor gezisinde Ağva’dasın.”

55. Gün:

“Birkaç gün önce ablanların gelmesiyle bebeğin üşümesi yine dert oldu. İtiraz etmeyeyim diye sessiz kaldığım gün hırka giydirdiğinizde çocuğun hemen terlediğini görmene rağmen, üşüdüğü varsayımıyla sürekli ensemdesin. En son dün gece yavru aşırı ısıtılmaktan havasız kalmış yatak odamızda kucağımın sıcağında meme emerken yine başladın üşüdüğü ısrarına. İki üç kez sakince üşümediğini anlattım; ama tabi inatla söylenmeye devam ettin. En sonunda ben isyan edince de “yürü git!” diyerek arkanı döndün ve “gerizekalı”‘yı yapıştırdın.

Ne kadar dayanırım?!?”

56. Gün:

“Kendi çay bardağını taşırken bile hayli zorlanan yetmiş sekiz yaşındaki annen ve bebeğin kucağımdan düşmeden geçirdiği günün sonunda ben, akşam kaçta geleceğini ya da planının ne olduğunu söylemeden çıkıp gittiğin bir günün sonunda üstelik balık yemeye gideceğimizi düşünürken eve gelip evde ev yemeği yok diye bizi azarlamanı izledik.

Eve giriş repliği:

– Yemek yapmadınız mı?

– Nasıl yapalım görmüyor musun halimizi? (Can kucağımda uyuyor) Hem evde malzeme mi var?

– İnternetten isteseydin. Evde iki kadın bıraktık, bir ev yemeği yok!”

– …

Sokak yemeği yemekten nefret eden ben mecburiyetten hemen her gün dışarıdan yemek söylemek zorunda kalayım aç kalmamak için, sen hem evle ilgilenme hem de gelip azarla ablanın annenin önünde. Nasıl tanımadım ben seni nasıl!”

60. Gün:

“Doğumdan sonraki yirminci gün eski 36 beden halime sadece üç kilo fazlam kalmıştı. Sonraki bir ayda ise annemin gidişi ve yemek yapamayıp sık sık dışarıdan söylemek zorunda kaldığım için dört kilo daha almışım. Ne önemi var, değil mi? Değil! Sadece üç kiloluk fazlayla her gün birkaç kez “Ne zaman gidecek bu göbek!” muhabbeti yapan, beni giyinirken gördüğünde hamilelikte karnımda oluşan kahverengi çizgiye iğrenerek bakan ve “Geçmeyecek mi bu!” diye söylenen sen, şimdi 58 kiloluk şu halime obez muamelesi yapıyorsun, bakışlarında hep bir tiksinti hali. Vücudumda çatlaklar ya da ameliyat izi oluşsaydı neler olacaktı kimbilir! Sevgi ne kadar uzak!” 

68. Gün:

“Yemek yapacak vakti bulabildiğim için mutlu olduğum bir günün akşamında gelip “çorba yok mu?” diye soruyorsun ya memnun olman mümkün değil senin.”

77. Gün:

“Bugün beni fiziksel olarak hırpaladın. Şu anda ayrıntılı yazacak durumda değilim. Neyin içinde olduğumu anlamaya çalışıyorum. O anki korkunç bakışlarını hiç unutmayacağım. Sana güvenmiyorum ve senden korkuyorum artık. Bir daha herhangi bir sebeple bana dokunmanı istemiyorum.”

87. Gün:

“Can’ı emzirmeye kalktığımda oldu yine ne olduysa. Daha önce defalarca gece uykusu arasında onunla konuşup uykusunu açmamanı söylediğim halde yine konuşup gevezelik edip iyice uyandırdın çocuğu. Gece gündüz ayrımını öğretmeye çalıştığımı, böyle yaptığın her seferde bebeğin düzeninin bozulduğunu anlattım. Bu kez de “tersinden mi kalktın” diye üzerime geldin ve konuyu on gün önceki büyük kavgaya getirdin. O sırada uzanmış vaziyette Can’ı emzirmeye başlamıştım. Artık sinirlenmeye başladığımda çocuğun yanında bağırtı istemediğimi söyleyerek susmanı istedim. Devam eden anlarda bileğimi yakaladın ve bana dokunmamanı defalarca söylediğim halde sıkıca tutarak konuşmaya devam ettin. En sonunda “Bırak beni!” dediğimde “KES BE!” diye gürledin. Öyle bir gürleme ki, Can korkarak memeyi bıraktı ve ağzı açık kalakaldı. Kalkıp onu kucağıma almak zorunda kaldım rahatlaması için. Şiddetinin boyutu fiziksele daha kolay kaymaya başladı. Bedenen senden uzak duracağım bundan sonra.”

91. Gün:

“Beni eleştirmek istediğin zamanlar haricinde iletişim sıfır. Ne zaman geleceğini sormam bile uzun zamandır kavga meselesi. Hesap soramazmışım. Zaten yanıt vermiyorsun. Sosyal hayatın eskisinden farklı değil. Canın isteyince gidiyor, canın isteyince geliyorsun. Haftada en az üç dört akşam dışarıdasın. Evde olduğunda da benim yaptığım yemeği yemiyorsun. Yemek yapmayı da beceremiyorsam demek!”

102. Gün:

“Bugün doğumgünümdü. Öğleye doğru evden çıktığın halde tek bir laf etmedin. Akşam saat onda hiç giymeyecegimi bildiğin bir kazak almış olarak geldin, yarım ağızla “kutlu olsun” dedin. Diyecek söz bulamıyorum.”

108. Gün:

“Yine uyku saatinde gelip Can’ın uykusunu kaçırmalar… Gez, toz, sohbet, muhabbet, sonra gel o saatte çocuğu beş dakika seveceğim diye uykusuna engel ol, uykusunu kaçır. Çocuk neredeyse dört aylık oldu, uyku düzeni tutturamıyorum senin zamansız müdahalelerin yüzünden. Saat onbirlere kadar uyanık kalıyor yavru. Bir yandan yavaş büyüyor kilo almıyor diye şikayet ediyorsun, diğer yandan uyumasına engel oluyorsun. Karşı çıkacağım artık yeter.”

122. Gün:

“Aile terapisine gitmeye başladık. Danışman, birbirimize neden ve nasıl aşık olduğumuzu hatırlatmaya çalışırken yıkıma sebep olacağını bilemezdi:

– Karınla neden birlikte oldun?

– Güzel, zeki, sosyal görünüyordu.

– Başka?

– Bende sorunlu insanları bulmak gibi bir huy var.

– !!!

– Bir de cinsellik vardı tabi.

– !!!

O “büyük aşk” cinselliğe indirgendi ve benim sorunlu bir karakter olmama bağlandı. Bu ilişkide benim payıma düşen değersizlik, daha çok değersizlik, aşağılama, daha çok aşağılama…”

129. Gün:

“Dört gün önce Can’a doktorunun ısrarıyla zorunlu aşılar arasında olmayan rota aşısını yaptırdık. Yavru aşı olduğundan beri huzursuz, sürekli ağlıyor, uyuyamıyor. Senin sorduğun soru:

– Rota aşısını neden yaptırdık?

Verdiğim yanıt:

– Sen bu gibi konularda sorgulamadan doktorun dediğini yapmak istiyorsun çünkü.

Vermek istediğim yanıt:

– Ben çocuğumuzu gereksiz müdahalelerden korumak istedikçe senin korkuların yüzünden yaptırmak istemediğim her konu kavgaya dönüşüyor. Yeni bir kavgaya yol açmamak için sustum bu kez. Şimdi ise bebeğim acı çekerken sustuğum için kendimden nefret ediyorum.”

132. Gün:

“Bugün bir hafta oldu. Can hasta. Çığlık ata ata ağlamalar, ishal, uyuyamama, meme emememe gibi huzursuzluklara bugün bir de döküntü eklendi. Günde ortalama dört saat uyuyoruz. Bir haftadır uykusuzum. Cumadan beri banyo yapamadım. Sen bütün hafta evde yoktun. Akşamları bile danstır arkadaş buluşmasıdır geziyorsun. Boat Show keyiflidir umarım!”

133. Gün:

“Bugün nihayet Can iyileşmeye başladı. Dilinde onu çok özlediğin laflarıyla erkenden geldin. Vakit geçirin diye onu sana bıraktım; ama önce telefon sonra televizyon… Çocuk huzursuzlanıp ağlamaya başlayana kadar ilgilenmedin. O zaman da ben aldım tabi. Neden bu evdeyiz biz? Canın istediğinde oynayacağın diğer zamanlar hazır bekleyen oyuncakların mıyız?

Ben bunca şeye Can anne ve babasıyla birlikte yaşasın diye katlanmaya çalışırken görüyorum ki sen zaten onun için de yoksun. Belli ki harekete geçme zamanı gelmiş.”

134. Gün:

“Bugün danışmanın isteği doğrultusunda ayrı ayrı terapiye gittik. Ben terapideyken Can’la ilk kez baş başa dışarı çıktın. Evde on dakika idare edemezken nasıl olacağını merak ediyordum ki, uyumuş yavrucak çok şükür. Eve döndüğümüzde Can’a şöyle diyordun:

– Daha çok gezeceğiz seninle böyle baba oğul. Havalar ısınsın, annenle de bahçeye çıkarsınız.

Benim sınırlarım belli yani senin gözünde. Ben bahçeye kadar çıkabilirken sen gezersin oğlunla. Bahçeye bile çıkmama engel olduğun günlerden bugünlere geldiğimiz için sevinmeli miyim yoksa! Öyle çok inciniyorum ki!”

135. Gün:

“Aylar sonra ilk kez birlikte dışarı çıktık. Her zamanki gibi, otopark ücreti ödememek için sahildeki yürüyüş yoluna onbeş yirmi dakika uzaklıkta bir yere park ettin. Can’ı arabasına yatırıp yürümeye başladık. Her yanı inşaat olan kaldırımlarda yokuş aşağı giderken sen arabayı bırakıp kendi kendine gidişiyle eğlenmeye başlayınca ödüm koptu. Tüm ısrarıma rağmen arabayı battaniyeyle süsleyeceksin diye emniyet kemerini işlevsiz hale getirmiştin. Çocuğun uyurken sarsıntı içinde kalması yetmezken her an kaldırımdaki bir çıkıntıya takılıp devrilecek diye aklım çıktı. Hele yayalar için bile geçidin olmadığı bir yerde bebek arabasını önüne alıp araç yolunda koşmaya başladın ya yüreğimin içinde bir şeyler parçalandı çocuğa bir şey olacak diye. Seni uyardığım için bu halimi “sapıklık” olarak yorumladın. Kullandığın kelimeye dikkat etmeni söyleyince de “takıntılı” oldum. Hakaret etmek alışkanlık haline geldi sende. 

Sonra sahile vardığımızda benim telefonum, cüzdanım dahil her şey sendeki çantada olduğu halde telefonla konuşurken arkada kalıp bizi kaybettin.

Nihayet birbirimizi bulduğumuzda kafamdakileri biraz toplamış bir şekilde konuşmaya başladım. Sana hala aşık olduğumu ve eski seni özlediğimi ama aynı evde yaşamanın ikimizi de mutsuz ettiğini, bu yüzden taşınmak istediğimi söyledim. Hatta ayrılmamız gerekmediğini, ayrı ayrı mutlu olunca iki evli sevgililer ya da eşler olarak yaşayabileceğimizi anlattım. Ancak, ayrı ev olursa birliktelik konusunda söz veremeyeceğini söyledin. “Gidersen biter” diyordun. Konuşma da her zaman olduğu gibi bir sonuca bağlanmadan kavgaya dönüştü. İki ayrı ev fikri tehditkar tavrını ortaya çıkardı: “Şimdilik istediğini yapmana izin veriyorum; ama çocuk sekiz dokuz aylık olunca %50 söz hakkım olacak. O zaman göreceksin gününü!” diyordun. Çocuğun bakımı konusunda en ufak bir yardımın yokken, onunla keyif için bile geçirdiğin vakit, tabi eve geldiysen, günde en fazla onbeş yirmi dakika iken bir de üstelik mal paylaşımı yapar gibi “%50″ ne demek oluyor? Günümü nasıl göreceğim? Yetmiyor mu çektiğim işkenceler?”

139. Gün:

“Günlerdir bekliyorum. Konuşmayı devam ettirmek gibi bir niyetin yok.”

159. Gün:

“Cuma günü ablan geldi İstanbul’a ve cumartesi “ben ablamı görmeye gideceğim” diyerek çıktın evden. Hem ayrılmak isteğime karşı çıkıp hem de ailenin bu kadar dışında bırakmak nasıl mümkün olabiliyor anlamıyorum. İstenmeyen gelin oldum. Ailenden bu kadar izole edilmeyi hak edecek ne yapmış olabilirim bilmiyorum.

Dün sana bunu söylediğimde ablanın kızı için geldiğini benimle ilgilenecek vakti olmadığını söyledin, ilgi istiyormuşum gibi!

Bugün aynı şey. Plan yapmışsınız, “ablamı gezdireceğim” dedin. Ben bir yanıt vermeyince dünkü serzenişimden dolayı yarım ağızla “sen de gelmek ister misin?” diye sordun. İstenmemek ne kadar kötü bir hismiş meğer.

Ve gezmişsiniz. Ben yine ev hapsinde. Akşam için yemek de yapıp beklediğim halde saat dokuzdan sonra geldiniz haber bile vermeden.

Bir de üstüne benim eve kapalı yaşamımı askerliğe benzetip “haftasonu çarşıya çıkarıyorum işte” diyerek dalga geçmeler…

Sen tuvaletteyken ablan kendi yaşamındaki zorlukları anlattı bana. Şehrin bir ucundan taşıyormuş bebeğini şehre inebilmek için. Arkadaşının birini taşlamışlar bebeğiyle yolda yürüyor diye. Bacakları görünmesin diye iki kat kalın çorap giymeden çıkamazlarmış dışarı. Ben sitenin bahçesini beğenmiyormuşum. Şehre uzak diye şikayet ediyormuşum. Kendisi imkanı olduğu halde bu imkansızlıkları yaşamayı tercih eder miydi acaba? Sesimi çıkarmadan dinledim; ama içime bir şey oturdu yine. Bu kadar anlaşılmadığım ve hor görüldüğüm bir evde ne işim var benim? Kendimi düşünecek yerde neden hala senin durumu kabullenmeni bekleyerek seni düşünüyorum?

Üstelik dünkü konuşmamızda benim evden ayrılmak isteğimi çoktan unuttuğun çıktı ortaya. Konuyu terapide konuşmak üzere kapattığın ve haftalardır terapi randevusu almadığın yetmiyor, unutmuşsun bile. “Hala mı sorun bu ev?” diye sordun bana değişen bir şey varmış gibi. Neyin içinde yaşadığımı anlayamıyorum artık. En kısa zamanda çıkmam lazım bu darboğazdan. Boğuluyorum yoksa.”

168. Gün:

“Aynı evin içinde bu kadar ayrılık yaşarken benim gitme isteğime nasıl bu kadar umursamaz davranabiliyorsun aklım almıyor. Bu sabah kahvaltı etmiş kendi bulaşığını yıkamışsın; ama benim akşamdan kalan bir tabağım çok gelmiş sana. Tembelliğimden yıkamadığımı mı düşünüyorsun acaba? Dün bütün gün ve özellikle akşam Can’ın yoğun gaz sancısı yüzünden kucağımdan inmediğini, ağlayıp durduğunu bilsen bir şey değişir miydi? Ne önemi var ki! Sen o sırada dans edip eğleniyordun. An itibariyle karar verdim, ev ve eşya bakmaya başlayacağım artık.”

175. Gün:

“Bugün terapiye gittik nihayet. Şimdi düşününce neden gittiğimizi anlamıyorum; çünkü kendi başımıza kavga etmek yerine danışmanın önünde ettik.

Bugün ilk kez, terapiye gitmek isteme sebebinin benim hatalarımı görmemi sağlamak olduğunu itiraf ettin. Senin bir hatan yok her zamanki gibi. Hataları ben yapıyorum sen de görmemi sağlamaya çalışıyorsun. Çaba gösteriyor gibi göründüğün noktada bile arka planda hesaplar kitaplar…

Danışman senin iletişim hatalarından bahsettiğindeyse bu geribildirimleri yoksayıyor ve gitme isteğini kaybediyorsun.

Terapinin bir işe yaramadığı hakkında haksızlık etmeyeyim yine de. Gecenin şu saatinde uykusuz oturmuş yazıyorsam bu konuşma yüzünden. Gecenin bir yarısı kafama dank etti çünkü. Yaşadığımız tüm anlaşmazlıklar bir yana aslında neden gitmek istediğimi anladım. Çaba gösteriyor gibi yapmandan bıktım. Rol yapıyorsun. Kendini, davranışlarını, inandıklarını… olması gerektiği gibi gösteriyorsun; fakat arka tarafta bu görünüşe uygun bir kişilik yok. Arkada ne var bilmiyorum, çözemiyorum. Çok karanlık geliyor, ürküyorum.

Bana karşı kullandığın en büyük sav fikirlerine saygı duymadığım yönünde. Sendeyse bir adım ötesi var. Kayıtsız şartsız haklısın ya, bu uğurda sırf benim fikirlerimi değil, “gerçekleri” bile reddediyorsun. Evdeki deterjan vb kimyasalların zararlı olduğu gerçeğini sırf bana karşı durmak için yoksayıyorsun mesela. Kimyasalların benim alerjimi tetiklemeleri umurunda değil zaten. Kendi sağlığını düşünmeyişini de aklım almıyor hala; ama “kendi bileceği iş” desem bile ya Can’ın sağlığı? 

Nasıl geldim bu konuya? Çok da uzatmaya gerek yok belki. Ben inandığım her şeyi ama gerçekten her şeyi sana karşı savunmak zorunda kalıyorum sürekli. Bir evin içinde iki ayrı yaşam sürüyor olmamız yeterince acı değilmiş gibi, seni her konuda karşımda buluyorum. Bazen sırf ben öyle söylediğim için “beyaz” olduğu aşikar olan bir şeye “siyah” dediğini görüyorum. Ne yapabilirim ki? Sen istemedikten sonra zorla olmuyor işte bir aile kurabilmek. Vazgeçiyorum.

Bugün terapide bir kez daha fark ettim ki inanmıyorsun bana. Son bir yılda seninle birlikte olabilmek için vazgeçtiklerimi görmüyorsun zaten. Yetmiyor, samimiyetime de inanmıyorsun. Daha geldiğim gün beni azarlayarak başlattın ortak hayatımızı; “aptal yaratık” deyişini unutamıyorum hala. Ama sana sorsak bunlar yok, sadece benim bunlara karşılık söylediğim “istemiyorsan gidebilirim” lafı var zihninde.

Her seferinde hayretler içinde kalıyorum hafızanın nasıl tek taraflı çalıştığını gördükçe. Ancak her şeyden önemlisi, bana inanmıyor bana güvenmiyor oluşun; hem de bana söylerken. Ben güvenimin kırıldığı noktada sana açıkça söylemiştim halbuki sana artık güvenmediğimi ve olay olmuştu böyle ağır bir ifade kullanışım. Oysa ben senin tüm hareketlerinde görüyorum bana olan güvensizliğini. 

Bitmez sanırım bunlar yazarak. Artık seninle ilişkimiz hakkında tartışmaktan vazgeçiyorum galiba. Hiç anlamı kalmadı. Birbirimizi anlayacağımıza dair umudum da kalmadı. Can’a dair tartışmalar başlı başına yetecek zaten aramızı gergin tutmaya. 

Ne acı! “Bir bebeğimiz olacak, hiç ayrılmayacağız artık” derken hiç bitmeyecek bir kavga silsilesinin içine atmışız hem kendimizi hem kuzumuzu. Keşke onu mutsuz etmeden medenice yaşamayı becerebilsek.”

184. Gün:

“Geçen hafta içinde açıkça bir yıldır sana yalan söylediğimi söyledin. Ben aslında tek başıma yapmak istemişim bebeği baştan beri.

Şaşırmayacağım diyorum yine de her adımda hayretler içinde kalıyorum, daha fazla üzülemem dediğim her noktadan bir sonrası hep gelmeye devam ediyor. Bir yıldır sana yalan söylüyorum demek! Bir saniye düşünmeden sana gelip söyleyişim, birlikte kurduğumuz hayaller, her şey yalanmış! Ben aslında tek başıma yapmak istemişim. Hayatımda ilk kez birine “Sana ihtiyacım var. Bundan sonra sensiz mutlu olmam mümkün değil” demişim. Ben! Bundan bir buçuk yıl önce her şeyi tek başına yapabileceğine inanan kadın! Ama hayır, “tek başıma yapmak istemişim”! Bunun arkasından beni sevdiğini de söylüyorsun ya nasıl allak bullak olduğumu anlatmam mümkün değil. İnsan kendisine bu kadar büyük yalan söyleyen birini sevebilir mi!!! Beni nasıl yıktığını anlatabilmem mümkün değil.”

190. Gün:

“Dün yeğenim dünyaya geldi ve bu bile kavga sebebi olabildi. Hastaneye gitmemem için çabalıyorsun dünden beri. Anlatamadım sana hastaneye gitmem gerektiğini, onların yanında olmamın her şeyden önce bir görev olduğunu. 

Can hastanede mikrop kapacak diye kıyameti kopardın. Gelip Can’la ilgilenerek, hastanenin mikrobundan uzak tutarak bana yardım etmeni önerdim; ama evde televizyon izlemeyi tercih ettin. Senin dediğini yapmadığım için yokluğunla cezalandırıyorsun beni.

İnsanoğlu nasıl dayanıklı! Daha fazla dayanamıyorum dedikçe yenisi çıkıyor. Nerede olduğunu soranlara bir şeyler uydurmaktan yoruldum artık. Böyle önemli bir ailevi durumda orada olmadığın yetmediği gibi beni de engellemeye çalışmanı anlayamıyorum. Ben orada onlarla ilgilenirken sen Can’la ilgilenebilirdin halbuki. “Bir şeye ihtiyaçları yok” dedin durdun oysa. Ne olurdu karşındakinin ihtiyaçlarını anlayabilseydin biraz ya da en azından ben söylediğimde kabul edebilseydin. Biz ayrılsak da medeni kalırız diye düşünürdüm hep; Kötü günde, önemli günde birlikte oluruz yine diye. Çok yanılmışım her konuda olduğu gibi. Hiç olmazsa Can’ın iyiliği için didişmeyi bıraksak da akıl mantık ve saygı çerçevesinde kalabilsek keşke.

Kimi kandırıyorum! Öyle dolusun ki, ilk defa gittiğimiz doktorun yanında bile beni şikayet etme fırsatını kaçırmadın. Senin için özel bir alan yok. Her şeyimizi herkesin önünde serebiliyorsun rahatça. Bense o anda rezil oluyoruz gibi yerin dibine giriyorum. Böyle davranılmayacağını anlatamıyorum. Sana açıkça sorunlarımızı başkalarının önünde tartışmaman için ricada bulunduğumda bile dinlemiyorsun artık. “Sen de yap” diyorsun. Konunun birimizin haklılığının ispatlanması olmadığını nasıl anlatayım ki! İnsanlara karşı benim nasıl kötülükler yaptığımı anlatmak, benim saygınlığımı yok etmek kendini iyi hissetmene mi sebep oluyor acaba? Ben utanıyorum biliyor musun? Bu kadar kötü hale düşeceğimizi hayal bile edemezdim. Şimdi biriyle dertleşmeye utanıyorum.

Of her neyse! Hastaneden yorgun argın eve döndüğümde Can uykudan uyanıp mızmızlandığı için “çocuk rezil olmuş hastanelerde” lafını yedim ya, yeter bu gecelik bana.”

202. Gün:

“Artık yazmayayım dedikçe yenileri yenileri ekleniyor. Başka türlü içimi boşaltamadığıma göre yazmaya devam. 

Bir kez daha fark ettim ki, seninle her şeyin kavgaya dönüşmesi işten bile değil. Yaşadımız her şeye rağmen hala bir tartışma konusu olduğunda nasıl bu kadar mesnetsiz, bilmeden ve alakasız savlarla konuştuğunu gördükçe kendimi kaybediyorum. Neden bu kadar sinirlendiğimi anladım; çünkü senin bu kadar gerici, bu kadar sığ düşüncelere sahip olman beni büyük hayalkırıklığına uğratıyor. Hala içimde bir yerlerde sana güvenen bir şeyler var demek ki, her tartışmada o yerlerim yaralanıyor. İnanamıyorum. Böyle düşününce sana sinirlenmememin tek yolu var galiba, o da tümden vazgeçmek. Bu da bilinçli yapılacak bir şey değil. Zamanla sen kendiliğinden yapıyorsun zaten. Korkarım günün birinde uyandığımda artık seni sevmediğimi fark edeceğim.”

205. Gün:

“Yeğenimin doğumu sebebiyle gelen annem bugün hastaydı. Eve geldin, hasta olduğunu öğrendin ve odasına gidip bir “geçmiş olsun” demek yerine Can’la oynayarak vakit geçirdin. Annem yemek için odadan çıkana kadar yanına gidip nasıl olduğunu sorma zahmetine bile katlanmadın. Yetmedi, odadan çıktığında da tuttuğu oruç yüzunden hasta olduğunu söyleyerek suçladın. İnançlara saygı duymadığını biliyor muyum? Evet. Büyüklere saygı duymadığını biliyor muyum? Evet. Hastalıkta yok olduğunu biliyor muyum? Evet. Peki neden ve nasıl hala şaşırıyorum!”

210. Gün:

“Senin memleketine geldik bugün. Teyzemlerin de burada yaşaması ve annemin bizde olması gibi sebeplerle en olmadık zamanda birlikte yolculuk yapıyoruz. Yolda mola verirken ben annemle ilgilenirken sizi yalnız bıraktığım beş dakikada Can’a kaşar vermişsin. Hem de hani o hep eleştirdiğin “kaşar görüntüsü altında neler yediriyorlar” dediğin hazır kaşarı. Nasıl güvenmeli sana?

Anneme karşı olan davranışların iyice çileden çıkarıyor artık beni. Kadın yol boyunca mantosunu kucağında taşıyarak geldi buraya. Koca arabada bir yer ayarlamadın rahat etsin diye. Yer açma önerilerime azarlayarak yanıt verdin bir de, kadın kahroldu.

Annemi almaya gittiğimiz noktada arabayı park edip telefonla konuşmaya başladın. Ben kucağımda Can’la gidip annemi karşıladım. Bir kolumda Can varken annemin bavullarını taşıdım arabaya kadar. Arabanın kapısının önü su birikintisi. Zaten yüksek olan arabaya zor binen yaşlı kadın, su birikintisine girmeden nasıl gireceğini şaşırdı. Yardım etmek bir yana durup izledin nasıl zorlandığını.

Şehre vardığımızda arabadan inişte bir Can’ı bir de kendi bilgisayar çantanı aldın arabadan. Diğer her şeyi ben yüklendim.  

Yemekler hazırlamış bizi bekleyen teyzemlere girmedin. Utanmadan kapıda bekleyip teklif ettikleri yemekleri paketlettin. Alıp ablanlara gittin. Aileme sevgi saygı göstermeyeceğini tahmin edemez miydim daha önce!”

214. Gün:

“Yaptığın saygısızlık annemin günlerce ağlamasına sebep olunca gönlünü alabilmek için bugün bir şeyler yapabilmek istedim; ama akşam ablanların yanında konuyu açma gafletinde bulundum.

Konu anneme karşı davranışlarınla kalmadı tabi bize geldi. Nasıl doluysam anlattım biraz. Tabi ki yanlış yaptım. Ablanın senin tarafını tutacağı belli değil miydi!

“Haftada en az üç akşam eve gelmiyor” diyorum, “geldiğine şükret” diyor bana. “Lohusayken kırk gün konuşmadı benimle” diyorum, yan yan kardeşine bakıp bıyık altından gülüyor. Bir noktada artık kendi hayatını anlatıp benim yaşadıklarımın hiçbir şey olmadığını ve bunu kabullenmem gerektiğini söyleyince laf anlatmaya çalışmamın anlamsız olduğunu anlayıp sustum. Sanki ben çocuğu göstermeyecekmişim gibi “ayıramazsın bu çocuğu bizden” lafları yaktı yine de. Bir noktadan sonra neyin içinde olduğumu anlayamadığımdan ağlamaya başladım. O ise konuşmaya devam etti. Nasıl yanıyor canım! Nasıl paramparça oldum o lafların altında! İnsan nasıl bu kadar ağır konuşabilir! Buna rağmen konuyu açan kişi olarak kendimi suçladım ve kötü ayrılmış olmamak için mesaj yazarak onları huzursuzluğumuza ortak ettiğim için özür diledim. Olgunluk muydu yaptığım yoksa aptallık mı!”

220. Gün:

“Bugün öğleden sonra bizi kardeşimin evine bırakıp işe gideceğini söyleyerek ayrıldın. Eve döndükten sonra gece saat iki gibi Can’a uyanıp seni görmeyince merak etme gafletine düştüm. Çok uzun sürmedi neyse ki sosyal medyada paylaşılan bir fotoğrafta eski sevgilinle keyifli bir akşam geçirdiğini görmem. Daha fazla canımı acıtamaz dediğim noktada yine yeniden başarıyorsun kalbimi parçalamayı.

Yaptığının beni ne kadar üzdüğünü önemsemiyorsun, hiç olmazsa evli bir erkek olarak gecenin birinde bir başka kadınla baş başa vakit geçirdiğine dair bir paylaşım sosyal medyada dolaştığında benim gururumun ne kadar kırıldığını düşünebilsen keşke!

İçimdeki sevgi tükensin artık ne olur! Ben hala ne diye oyalanıyorum bu evde!”

221. Gün:

“Bir bayram günü sebebiyle annem ve kardeşimgille bir kahvaltı ayarladık. Hiç beklemediğim halde sen de gelmek istedin. Güya güzel bir gün geçirirken bir baktım yoksun masada. Anneni ve ablanı aramaya gitmişsin kutlamak için. Bana da söyleyip birlikte aramak gelmez aklına ya da belki istenmiyordur benimle konuşmak. Nasıl anlamlandırayım?

Ben buna kafayı takarken geri dönüş yolunda kavga ettik. Ayrılsak da Can için birlikte tatile çıkma isteğimi açıklarken senin de onun ilk denize girişinde orada olup görmenin iyi olacağını söyledim. Bunu bir lütuf olarak değerlendin ve kavga monologuna başladın. “Beni çok ararsın” ‘lar “Ne zaman gideceksin? Planlarını söyle ben de kendi planlarımı yapacağım”‘lar havada uçuştu. Hazır bekliyorsun gitmemi.

Eve geldikten sonra da bitmedi tabi. Her şeye rağmen bitirmeyip “iki evimiz olsun” diyecek kadar alttan alırken ben, sen kalkmış “gidersen biter” demeye devam ediyorsun. Senin evinde, senin sınırlarında, sen sosyal hayatına aynen devam ederken ve kocalık görevlerini yerine getirmezken yarı hapis yaşayacağım ve tabi en önemlisi mutlu olacağım, güleryüz göstereceğim bu koşullarda. Sana anlatmaya çalışmaktan bitkin düştüm.”

225. Gün:

“Nerede olduğunu bilmemeyi, haber vermeden geç gelmeni kanıksadım da sabah ablanlardan selam söyleyince bir kez daha ne kadar istenmediğimi anladım. Can beş günlükken geldiklerinde yaşanan saçmalıklardan sonra istenmeyen gelin ilan edildim ben. Açıkça mesafe koydu ablan. Şimdiye kadar görmezden gelmeye çalıştım; ama artık ikiyüzlülüğe tahammül edemiyorum. Yazık çok sevmiştim oysa ki.

Artık harekete geçmem lazım; çünkü böyle giderse ruh sağlığım bozulacak. Çabuk sinirlenmekle kalmayıp depresyona girebilir gibi hissediyorum. Kendimi korumalıyım.”

Doğru düzgün başlamadığım, yeğenimin doğumu ve annemin gelişiyle ertelediğim ev arama çalışmalarına bu noktadan sonra yeniden başladım. Şükür ki kısa bir arayışın ardından bir ev buldum. Narsiste ev bulduğumu söylemem, evdeki cendere yaşamı sonuna kadar sıkmasına sebep oldu. Son günler tüm o ayların sıkıştırılmış özeti gibiydi.

 

👇

Paylaşım ve destek

Okuduklarınız size çok tanıdık geliyorsa, bu içeriğini oluşturmayı sağlayan bilgi ve deneyimden bireysel olarak faydalanmaya ve desteğe ihtiyacınız varsa paylaşım ve destek modeli konusundaki yazımı okuyabilir, iletişim kanallarımdan bana ulaşabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir