Kabus Evde Lohusalık

Kabus evde lohusalık, beşinci günden sonra işkenceye dönmüştü. Ertesi gün ve bir sonraki gün konuşma isteğimi geri çevirmişti. Üçüncü gün de ısrar edince bana aklımın başında olmadığını, kırk gün dolup da lohusalık bitmeden benimle konuşmayacağını söyledi. Bebekle ilgili olarak beni sorgulamak ve bana emirler vermek dışında konuşmadı da.

Bebek yedi günlükken meme emmeyi reddetmeye başladı. İçinde bulunduğum yoğun stresi hissediyordu. Hissetmese bile sütümden ona geçiyor ve gaz sancısı olarak ortaya çıkıyordu. Başlangıçta ara ara oluşan meme reddi durumu, sarılığının da ilerlemesiyle yavru iyice güçsüz düştüğünden hiç emmeme haline döndü. Sarılığın çaresi güneşlendirmekti. Daha meme reddi başlamadan önce bebeği güneşlendirmek istediğimde bebeğin üşüteceği gerekcesiyle bana engel olmuştu. Sarılığının ilerlemesinde bunun büyük payı vardı ve ben güneşlendirmeyerek onun sözünü dinlediğim için bebekle ilgili ilk pişmanlığımı yaşıyordum.

İkincisini de o günlerde yaşadım. Bebeği emzirmek üzere kucağıma aldığım ve onun reddettiği anlardan birinde yavrunun kafasını ve çenesini tutup zorla memeyi ağzına sokmaya çalıştı. Yavru da ben de direniyorduk bu zorlamaya; ama dinletemedim. Bir işe yaramadığı gibi kuzunun iyice tepkilenmesine sebep oldu. Yeteri kadar tepki vermediğim, kuzuma bir de böyle fiziksel bir travma yaşatmasına engel olamadığım için bugün hala çok pişmanım.

Mümkün olan her an ensemdeydi. Sütü sağıp kaşıkla bebeğin ağzına veriyordum. Oysa ona göre ilk günden biberonla mamayı dayamalıydım çocuğa. Zorunda kalmadıkça biberon verilmemesi gerektiğini anlamak istemiyordu.

Bebek 12 günlük:

“Doktor yönlendirmesiyle zorunlu olarak biberona başladık. Sağdığım sütü biberonla bebeğe verirken ben bir daha meme emmemesi olasılığını düşünüp ağlıyordum. Sense o sırada kendi keyfini düşünüyordun. “Bırak da biberonla besleme keyfini yaşayayım biraz!” İzin vermeyince de esip gürledin. Ne anne sütünün ne de emzirmenin ne kadar önemli olduğunu anlamıyorsun. Bebekle uzaklaşmamız seni keyiflendiriyor gibi.”

Bitmek bilmez bir denetim halindeydi. Sık sık sütüm olup olmadığını, ne kadar sağdığımı soruyor, söylediklerime inanmayıp biberondaki sağdığım sütü ve yoklayarak memelerimde süt olup olmadığını kontrol ediyordu. Bana dokunma şeklinden hiç öyle tiksinmemiştim. Ne yaşadığımı anlayamıyordum. Kiralık anne muamelesi görüyordum.

Sürekli olarak ebeveyn arkadaşlarını arayıp neyi nasıl yaptıklarını sorguluyor, her gün birbiriyle tutarsız türlü türlü fikirle geliyor ve zorla yaptırmaya çalışıyordu. Cahilce her duyduğuna inanan insanlar gibi birilerinin bol süt yaptığını söylediği şeyleri alıp eve geliyor anneme onlarla yemek yapmasını istiyordu. “Bu börülce yenecek, bu incirler de ben yurtdışından dönene kadar bitecek! Sütü artsın biraz!” Annem ki, itiraz etmez genelde, bu noktada o bile dayanamamıştı: “Kızın sütü var zaten. Üstelik çocuk gaz sancısı çekiyor, börülce yedirilir mi hiç!”

O kırk gün içinde üç kez dört beş günlük sürelerle iş için şehir dışına çıkmıştı. Bu sürede, süt yapsın diye aldığı yiyemeyeceğim şeyler dışında market alışverişi bile yapmamıştı. Bir şeye ihtiyacımız olup olmadığını sormamıştı. Ne ben ne yaşlı annem araba kullanacak durumda değildik. İnternetten market alışverişi yapmaya o zaman başladım.

Meme reddi sürdükçe iki günde bir doktora kontrole gidiyorduk. Doktor emzirmeye destek olmak için bekliyor benim biraz rahatlamam için telkinlerde bulunuyordu. Sınıra geldiğini düşündüğüm noktada doktoru arayıp mama takviyesinin zamanının geldiğini söyledim ve üzülerek de olsa mamaya başladık. Bebek hem mamayla biraz güçlendi hem de babasının birkaç günlük yokluğunun bende yarattığı kısmi rahatlığı hissedip tekrar meme emmeye başladı. Çok şükür kriz dönemini atlatmıştık.

Onun için yeterli değildi. İlerde bebeğin kilo kaybından tamamen beni sorumlu tutacak ve “Biberon vermemek için bebeği öldürüyordun” diyecekti.

Bebek 17 günlük:

“Yurtdışından döndün. Konuşmamaya devam. Gece yine basit bir konu kavgaya döndü ve aynı “senin doğumla birlikte işin bitti” safsatasını savurdun. Dayanma gücümün sınırına geldiğimi hissettiğimde beni dinlemeni istedim. Yataktan çıkmaya bile tenezzül etmedin. Odadan çıkıp su içmeye gittim. İki dakika sonra döndüğümde horluyordun. Duyguların olmadığını düşünüyorum bazen.”

Bebek 24 günlük:

“Şehir dışından döndün. Konuşmamaya devam. Ziyarete gelen İpek’in yanındaki tavrın nefret dolu. Her halin beni yok saymak üzerine kurulu. Bir insan nasıl bu kadar kötü davranabilir?”

Bebek 27 günlük:

– “Bana destek olmuyorsun.”

– “Başkasıyla yapsaydın!”

Bebek 29 günlük:

“Bu akşam ilk kez bebek uyuyunca evdeki bekleyen diğer işlere bakmak yerine on dakika internette vakit geçirdim. Yemek yerken kullandığım bir tek tabak bulaşık olarak beklerken ben keyif yaptığım için azarlandım.”

Bebek 30 günlük:

“İçinden su katılmamış bir maço çıktı son zamanlarda. Bebekle ilgilenirken yemeğe oturmak gecikti diye: “Bugün hayatımda ilk kez soğuk balık yedim!”‘le başlayan kavga, “Akşam eve geldiğimde sıcak bir yemek görmek hakkım.” ve “Yediğin şeyin tabağını bile yıkamıyorsun.“‘la devam etti. Bir parça bile olsa bulaşık bırakmakla tuvalete girip sifonu çekmemek aynı şeymiş.

Ben bu kadar beceriksiz özensiz bir kadınım işte. Lohusalık nasıl bir şey? Bu kadın bütün gün nasıl uğraşıyor? Bir elinde sürekli bebek varken ev işlerini yapacak iki eli oluyor mu?

Yine umursamazlık düşüncesizlik had safhada. Sadece sen varsın. Anlayış sıfır.”

Bebek 32 günlük:

“Geçen hafta grip oluşunla bebeği kucağına almaktan geri durmadığın halde odaları ayırdık. Hala ayrı odada yatıyorsun. Artık geceleri bir kez bile bebek uyandığında bakmıyorsun. Her zamanki gibi destek sıfır. Bir de üstüne geceleri bebeğin sesini duyup uyandığın için uykusuzluktan şikayet ediyorsun. Bir kez eğilip bebeğin altını değiştirsen hemen belin ağrıyor. Ben bütün gün kucağımda taşıyorum. Kollarım, omuzlarım, sırtım, belim bambaşka bir hal aldılar. Sesimi çıkarmıyorum.

Arkadaşın tekneye çağırmış, gidelim diyorsun. Benim nefes almak için bahçeye çıkmam söz konusu olsa çocuğun kırkını beklemek lazım oluyor. Zihniyetini çözemiyorum.”

Kırk gün bittiğinde bir konuşma ortamı yaratacağını sanıyordum safça. Ona göre ise konuşulacak bir şey yoktu, ben hala saçmalıyordum. Artık kısa zamanda aklımı başıma toplasam iyi olurdu! Bu hormonlar nereye kadar beni yönetmeye devam edeceklerdi!

Şimdi dönüp tekrar bakıyorum: İnsanların kendi psikolojik durumlarıyla ilgili inkar halinde olmaları az rastlanan bir olgu değil. Birçok kadın da lohusa depresyonu yaşadığını inkar eder. Peki benim yaşadığım lohusa depresyonu muydu gerçekten? Elbette bedenim ciddi değişimler yaşıyordu. Hormonlar alt üst kol geziyorlardı. Uykusuzdum. Bebekli hayata alışmaya, onunla doğru iletişimi kurduğumdan emin olmaya, ihtiyaçlarını hemen anlayıp gidermeye çalışıyordum. Ancak bunlar beklediğim şeylerdi. Bunda aşılamayacak bir şey yoktu. O çok suçlanan hormonlar da bana ve bebeğime yardım için oradaydılar aslında. Bana zor gelen bebeğin getirdiği değişim olmadı ki yaşadığım lohusa depresyonu olsun! Yine de diyelim ki depresyondaydım, en çok ihtiyacım olduğu o anda bana sırtını dönen, suçlama üstüne suçlama yapan, aşağılamaya eleştirmeye doymayan bir adam nasıl iyi bir eş ya da iyi bir baba olduğunu iddia edebilir ki! Hadi ben depresyonda olayım, böyle davranan bir adam sevgiden nasıl söz edebilir ki!

Destek olmak onun dünyasında var olan bir kavram değildi. Aksine beni tüketmek için elinden geleni yapıyor, bu şekilde besleniyordu. Şimdi yeni bir olanağı daha vardı; narsist baba kendini tatmin için acımadan bebeği de kullanmaktan geri durmayarak akıl oyunlarına devam edecekti.

 

👇

Paylaşım ve destek

Okuduklarınız size çok tanıdık geliyorsa, bu içeriğini oluşturmayı sağlayan bilgi ve deneyimden bireysel olarak faydalanmaya ve desteğe ihtiyacınız varsa paylaşım ve destek modeli konusundaki yazımı okuyabilir, iletişim kanallarımdan bana ulaşabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir