Kabus Evde Standart Yaşam

Kabus evde standart yaşam derken özel bir kavga sebebi çıkarmadığında ve ben onun manipülasyonlarına sessiz kalıp tacizlerine yanıt vermediğimde oluşan yaşantıyı kast ediyorum. Onunla geçen en sakin günün, en sakin haftanın nasıl geçtiğini ifade etmeye çalışıyorum.

Bebeğin aralıklarla toplam on iki saat süren gece uykusunun bitişiyle günüm başlardı. Narsist serbest çalıştığı için işe gidiş geliş saatleri belli olmazdı. Erkenden çıkması gereken bir günse, biz (Can yanımda uyurdu) yataktayken kalkıp uzun uzun hazırlanmasını dinlerdik mecburen. Uykumuza saygısı olmadığından sessiz davranmak gibi bir huyu yoktu. Kendisi uyurken kesinlikle kapalı olması gereken perdeler, biz uyuyor olsak da o uyandığında hemen açılmalıydı. Tuvalette radyo dinlerken tablet, telefon ya da dergi ile en az yarım saat harcar, bunun için de evdeki diğer tuvaleti kullanmaz ebeveyn banyosunu kullanırdı. Biz uyurken onun radyosunu dinlemek zorunda kalırdık. Can mızıldanır, tekrar uyutmak zorunda kalırdım.

Kahvaltı edecekse biz uyanık da olsak uyusak da kendi kahvaltısını hazırlar, yer ve toplardı. Geç gittiği bir günse bile çoğunlukla aynı masada birlikte kahvaltı etmezdik. Zaten benim tükettiğim kahvaltılıkları da yemezdi. Annemin salamura ettiği zeytin, memleketten gelen peynir ya da marketten aldığım organik peynir zeytinlerin çoğu tukaka idi. Yüzünü buruşturarak bakardı. Ya fazla tuzluydular ya tadları bir şeye benzemiyordu ya da kokuyorlardı ona. “Yenir mi o ya?”

Yüzünü buruşturmak, şikayet etmek, söylenmek zaten her gün en az altı yedi kez gercekleştirdiği rutin görevler gibiydi. Kendi yaptığım sirkeleri koyduğum dolabı her açtığında “uff leş gibi…” diye başlardı. Hem kokuyorlardı, hem dolapta ağırlık yapıyorlardı. Son derece rahatsız edicilerdi yani. “Başka bir yer göster oraya koyayım” desem de bir yanıtı ya da çözüm hevesi yoktu. Şikayet edip beni huzursuz etmekti onu tatmin eden. Ancak onlardan vazgeçip atsam biraz keyiflenirdi. Benzer konu evin birçok köşesinde vardı. Mutfakta kullandığım el havluları, lavaboların yanlarına koyduğum sabunlar, çocuk odası… yani benimle gelen herhangi bir eşyayı görmek söylenmesi için kafiydi. Bir iki kez olur sonra alışır demiştim; ama o evde yaşadığım dokuz ay boyunca devam etti. O sirke dolabını dokuz ayda kaç kere açtıysa, o çocuk odasına kaç kere girdiyse, o havluları kaç kere gördüyse… her seferinde ya laf soktu ya kendi kendine söylendi ya da en azından “Cık cık cık!”‘larla memnuniyetsizliğini dile getirdi. Ben yanıt verirsem kavga kaçınılmaz oluyor, sessiz kalırsam ısrarla şikayet etmeye devam edip üzerime geliyordu. Taciz etmekti zevk aldığı.

Can altı aylık olup ek gıdaya ve sabahları yumurta yemeye başladıktan sonra vakti varsa ona kendisi yedirmek isterdi. Geceleri çoğunlukla evde olmadığı için birlikte geçirdikleri en uzun vakit buydu.

Kahvaltı sonrası o çıkar, biz kendi rutinimize dönerdik. Gün içinde birkaç aylık çocukla rutin bellidir. Emzirme, alt değiştirme, oyun, uyku, yemek yapma dışında pek bir hareketimiz yoktu.

Ara ara öğleden sonraları dışarı çıkmayı denedim. Eziyet gibiydi. Can çok sık meme emiyordu. Biz taksiyle merkezi bir yere bir sahil kıyısına varana kadar trafiğin de etkisiyle bir saat geçiyor, evden çıkmadan hemen önce emzirmiş olsam da çocuk tekrar acıkmış oluyordu. Açık alanda emzirmek o dönemde çok çekindiğim bir şeydi. Huzursuz oluyordum. Emzirme ve gerekirse alt değişikliği yapabilecegim bir yere girip bebeğin ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra biraz yürüyor, hava alıyordum. Akşam trafiği başlamadan da tekrar bir taksiye binip dönüyordum. 3,5-4 saatlik bir dışarı çıkışta dinlence, yürüyüş, nefes alma için harcayabildiğim zaman en fazla iki saat oluyordu. Bu sürede de kulaklarımda sürekli onun “Bu çocuk hasta olursa…” ile başlayan tehditkar cümleleri vardı.

Arkadaşlarım çalışan insanlar oldukları için gündüzleri kimseyi göremiyor, akşamları da Can dört aylık olduktan sonra nihayet saat dokuz gibi uyumaya başladığından arkadaşların iş çıkışı saatlerinde benim onlarla buluşmak için dışarı çıkmam pek mümkün olmuyordu. Arkadaşlarımın gelmesi gerekiyordu ki, evin uzaklığı ve toplu taşımanın sıkıntılı oluşu düşünüldüğünde bu da çok seyrek oluyordu. Tecrit edilmiş gibiydim. Can doğduktan sonraki ilk altı ay, aylık doktor kontrolleri ve aile terapisine gittiğimiz birkaç seans dışında evden çıkışım bir elin parmaklarını geçmez. Can altı aylık olduktan sonra narsist haftasonu bir kez başka bir planı yoksa bizi dışarı çıkarmaya başlamıştı. O zamana kadarki dışarı çıkma isteklerim “Bebek üşür hasta olur” savıyla engellendi. Ha kapı kilitli değildi; ama hem uzaklığın getirdiği zorluk hem de dönüşte “Çocuk rezil olmuş sokaklarda” kavgasıyla karşılaşma tedirginliği beni alıkoyuyordu.

Akşam yemeği için saat yediye kadar bekliyordum. Nerede olduğunu eve gelip gelmeyeceğini bilmiyordum. Hoş, erkenden gelse de benim yaptığım yemekleri beğenmezdi. Benim yaptıklarımdan iki üç yemek vardı yediği. Onlar dışında ya dışarıdan dürüm kebap söyler ya da oturur geç saatlere kadar çekirdek çitleyip kuruyemiş yerdi.

Eve gelir gelmez yaptığı ilk şey televizyonu açmaktı. Erken gelmişse ben televizyon seyretmediğim, bebeğin ekrana bakması zararlı olduğu için o televizyonu açınca biz diğer odaya geçerdik. Sonra bir bakardım televizyonu açık bırakmış ya telefonla konuşuyor uzun uzun, ya banyoya tuvalete gitmiş (tuvalette en az yarım saat geçirir). Biz odada tıkılı.

Oda dediysem, bebeğin odasında yatağı beşik formunda olduğundan oturacak yer yoktu. Yatak odası dışında bir oda daha vardı bir üçlü kanepenin olduğu. Biz oraya geçiyorduk Can’la. Kitaplarıma bir yer ayarlamadığı için kitap kolilerinin ve onun bir takım eşyalarının yığılı durduğu bir odaydı. Toz tutan çok sayıda eşya benim alerjilerim için biçilmiş kaftandı. Ne var ki, bir süre sonra bu odayı uyumak için de kullanmak zorunda kaldık; çünkü geceleri ayrı sıkıntılıydı.

Bu arada, evdeki halılar, tüm direnmeme rağmen kullanılmaya devam edilen kimyasal temizleyiciler çoktandır alerjimi nüksettirmiş ve sürekli burun akıntısıyla yaşar hale gelmiştim.

Eskaza, birlikte yemek yeme durumu oluşmuşsa bu kez salondaki değişikliklerle ilgili şikayetlenme başlardı. Can halının üzerinde oynamasın diye yere açtığım örtü sorundu mesela. Çocuğu herhangi bir sebeple birkaç dakikalığına bile oyun alanı olarak belirlediğim o yerden alsam hemen toplardı oyuncakları ve örtüyü. Ortalık düzenli kalmalıydı. Geceleri emzirmeye kalktığımda o rahatsız olmasın diye salona geçtiğimden örtünmek için kullandığım battaniye en büyük dağınıklığı oluşturuyordu. Her emzirmeden sonra battaniyeyi katlayıp diğer odaya dolabın içine koymalı, bir sonraki emzirmede tekrar gidip oradan almalıydım. Aylarca benim yerime her gördüğünde battaniyeyi katlayıp diğer odaya götürdü. Bir noktadan sonra nedense vazgeçip salondaki sandalyelerden birinin üstünde bırakır olmuştu. Bu hareketi bir kabulleniş olarak görmem gerekiyor sanırım. Oysa, yine emzirirken yaslandığım kırlenti düzeltmekten hiç bıkmadı. Kırlentler çapraz olarak durmalıydılar. Ben yaslanmak için kırlentin duruşunu değiştirdiğimde evi dağıtmış oluyordum. Herhangi bir sebeple yerimden kalktığımda ilk işi kırlentleri eski şekillerine getirmek oluyordu. Ben taşınana kadar da böyle devam etti.

Yemek ve emzirme sonrası Can’ın uykuya hazırlığı başlar. Saat dokuzda o uyuduktan sonra ben de bir şeyler yer bir işim yoksa yatardım. O ise gece ikiye üçe kadar hem televizyon hem bilgisayar açık otururdu. İşi gereği yazması gereken raporları televizyon ve sosyal medyadan arta kalan zamanda yazar, bitmediği için de sürekli şikayet ederdi. Rapor yazmak için kullandıkları program da çok kullanışsızdı canım!

Dışarıdaysa da eve geldiği saat hiç belli olmazdı. Saat onbirde de geldiği olurdu, sabahın üçünde de. Önceleri onbir civarında olan geliş saati, Can dokuzda uyumaya başladığında çoğunlukla gece yarısından sonraya kaymıştı.

Hala aynı odada yattığımız dönemde perdeden ışığa, bebeğin yattığı yere kadar bir sürü derdimiz vardı. Işık geçirmeyen kalın perdeler yaptırmıştı. Perdeler sıkı sıkı kapalı kalmalıydı gece. Bebek yanımda yattığı için gece kontrol etmek istediğimde yüzünü görebilmem gerekiyordu. Perde kuralı yüzünden başucumda sürekli açık bir lamba vardı. “Lambayı açacağımıza perde açık kalsın, sokaktan gelen loş ışık yeter bana” önerim şiddetle geri çevrilmişti. Perde kapalı kalacaktı. Bu arada başucumdaki lambanın ışık seviyesi ayarlanabiliyor, o uyumak için odaya geldiğinde en kısık moda getiriyordu. Gece ihtiyacım olup birazcık açsam hemen uyanıp ışığı kısmamı söylüyordu. Bebeğin ağlamasını duymayan bir kez bile kalkıp “Bu sefer de ben bakayım” demeyen adam buna uyanıyordu evet. Hem de bıkmadan her seferinde ışığı kıstırmaktan geri durmuyordu. Yatakta kitap okumam da kesinlikle yasaktı haliyle.

Öte yandan, sabaha karşı bebeğin üçüncü uyanmasında genelde altını değiştirmem gerekir ve narsist uyanmasın diye dua ederdim; çünkü uyandığında saati umursamadan çocukla oynamak isteyip uykusunu kaçırırdı. Gece gündüz ayrımını öğretmeye çalıştığımı anlatmam ya da topu topu bir iki dakikalık oynaş yüzünden çocuğun bir saat uyuyamadığını bilmesi önemli değildi. Çocuğu uyutmak için emek veren bendim, uykusuz kalan yine bebekle ikimiz. Normal saatlerde evde bulunmadığı halde anormal saatlerde bebeği sevme girişimlerine karşı çıktığım için bebeği ondan uzaklaştırmaya çalışan zalim kadındım.

“Normal” saatlerde evde olmama hali benim banyo ihtiyacımı bile baltalıyordu. Bebeği yalnız bırakıp banyoya giremiyordum. Hareketli bir çağda değildi. Beşiğinde güvendeydi ancak uykuda bile olsa ben banyodayken uyanıp ağlaması en ufak bir sese uyanan bir bebek olduğundan çok olasıydı. Uyanıkken de kendini oyalama yetisine henüz sahip değildi. Evde onu emanet edebileceğim biri yokken banyo yapamıyordum kısacası ve biz çoğu zaman evde yalnızdık. Ortalama beş günde banyo yapabilir olmuştum. Bir şekilde üçüncü gün evdeyse ve temizlenebiliyorsam mutlu oluyordum! Diğer zamanlar, kulağım bebekte başımı lavaboya eğip saçlarımı yıkamak (“Aman herhangi bir yere su sıçramasın, sıçradıysa da hemen temizleyeyim görmesin!”) ya da gövdemi yine lavabo başında sabunlayıp durulamak şeklinde parça parça temizlik ihtiyaçlarımı gidermeye çalışıyordum.

Bir yere bir saç telim düşmüş olsa göstere göstere ve kınaya kınaya eğilip alan bir adamdan bahsediyorum. Kendisi çok mu temizdi diye baktığımda ise yanıtım “evet” olmuyor; çünkü aynı adamdı eve geldiğinde elini yıkamadan bebeği almak isteyen ya da bebeğin altını değiştirince ellerini yıkamayan. Temizlik meselesi değil, evin görünümüne ve düzenine dair hastalık derecesinde bir takıntıydı ondaki. Zira, iki haftada bir evde temizlik yapılır, gelen kadın üç oda bir salon iki banyo evin, pencereler, banyolar, mutfak dahil her yerini dört saatte yalapşap temizler çıkardı. Ancak ben bundan şikayet ettiğimde umursamazdı. Her şey düzgün görünüyordu. Kendisinin banyo günleri belliydi. Dansa gitmeden önce mutlaka temizlenir kokular sürerdi mesela; fakat dans dönüşü terli vücudunu yıkamazdı hiç. Daha o gün banyo yapmıştı ya!

Ter deyince ev giysileri geldi şimdi aklıma. Benim pijamalarımda bile kusur bulurdu ya, kendisi yırtık tişörtlerle dolaşırdı evde. Gece yatarken giydiği tişortlerin yırtıklık seviyesi bir tık daha fazlaydı ve uyurken aşırı terlediğinden genellikle koku sorunu oluşuyordu. Çeşitli temizlenme ve koku önleme önerilerim ters bir şekilde geri çevrilmişti. Dışarıda en pahalı takım elbise ve ayakkabılarla dolaşan ağır parfümler kullanan adamın ev halini göstersem inanmaz ki kimse!

Oof of! Bir temizlik konusu neler hatırlattı bir anda! Yeter kapatayım bu konuyu artık. Tipik bir narsist işte, dış görünüş fevkaladenin fevkinde, içeride rezillik! Yaz yaz bitmez ki sorun olabilecek şeyler: Bir tencerenin durduğu yerden bulaşıklığa serili beze, kahvaltılık kaplardan havlu askısına kadar her ayrıntı itinayla rutin kavga konusuydu.

Ha bunları yazarken, evdeki olağan sohbetleri pas geçmiş değilim asla. Evde eleştiriler, tartışmalar, sorgulamalar ve kavgalar dışında bir muhabbet yoktu. Can yeni doğmuşken bir gün sorduğum “Neler yaptın bugün?” sorusuna “Sana ne!” diye yanıt verdiği ve beni hesap sormakla suçladığı andan sonra gününün nasıl geçtiğini bile sormaz olmuştum. O nadiren sorduğunda da “Her zamanki gibi” deyip geçiştiriyordum. 

Günler, haftalar, aylar bu bozuk iç karartıcı rutinde geçti, ta ki ben ev bulana kadar…

 

👇

Paylaşım ve destek

Okuduklarınız size çok tanıdık geliyorsa, bu içeriğini oluşturmayı sağlayan bilgi ve deneyimden bireysel olarak faydalanmaya ve desteğe ihtiyacınız varsa paylaşım ve destek modeli konusundaki yazımı okuyabilir, iletişim kanallarımdan bana ulaşabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir