Taşınma

Taşınma, işyerinden doğum iznine ayrılmamın ardından gerçekleşti. Zira, çalışırken o evden ulaşımı sağlamak hayli güç olacaktı. O başka faslın konusu…

Tüm işleri nihayet tamamlamış, ertesi gün olacak taşınma için nakliye dahil tüm ayarlamaları yalnız başıma yapmıştım ki, o gece yine kıyamet koptu. Bu kez doğumla ilgili ultimatomlar yağıyordu. Yaşam şeklime, düşünce yapıma en uygun, en doğal doğum yöntemini seçmiştim ve bu konuda kontrol sahibi olamamak onu delirtiyordu. Bu kavgayı o anda mı yapmak zorundaydı! Dili sürekli hala taşınmayışımla ilgili şikayet ederken tüm tavırları taşınmamı istemediğini gösteriyordu. Sanki o akşam özellikle isyan edip taşınmaktan vazgeçeyim diye beni kışkırtmak için çıkarmıştı o kavgayı. Bir an sevdiğini söylüyor, hemen arkasından “Doğum şöyle olmayacak! Böyle olacak!” diye emirler yağdırıyordu. “Hamilelik iyice sapıttırdı seni! Ne yaptığını bilmiyorsun!” gibi laflarla üstüme üstüme geliyordu.

35 haftalık hamileydim. Üzerimdeki baskı aylardır katlanarak artıyordu ve doğumda sorun çıkmaması için gerginlikleri ve üzüntüleri arkaya bir yerlere atıyor, Pollyannacılık oynamaya çalışıyordum. O ise beni çıldırtmaya çalışıyor gibiydi. Bir noktadan sonra dayanamayıp kendimi koyuverdim. Olduğum yere oturdum, ellerimle yüzümü kapattım ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Nasıl başa çıkacağımı bilmediğim için biriktirdiğm tüm o zehirleri akıtır gibi gözyaşı döküyordum. Daha önce beni ağlattığı çok olmuştu ya, bu başkaydı. Onu dinlemiyor, bana dokunmasına izin vermiyordum.

Nihayet amacına ulaşmış gibi bir anda sakinleşti ve susup benim kendime gelmemi bekledi. Kararımı duymak istiyordu. Her türlü kaybeden bendim. Taşınmaktan vazgeçsem “Gördün mü bak! Başından beri istemiyordun zaten!” suçlamasıyla saldıracak, vazgeçmesem en hassas ve desteğe ihtiyaç duyduğum dönemde onun kucağına atmış olacaktım kendimi. İkinci seçeneğin sonuçlarını bilmiyordum ve denemek zorundaydım. Bolca gözyaşıyla içimi boşalttıktan sonra serinkanlı bir şekilde yerimden kalktım ve ertesi gün çok işimiz olduğunu söyleyerek yatma hazırlığına geçtim.

Hamilelikten önceki dönemde beni taciz ettiğinde çok uzatmaz, bir sabreder, iki söyler, üçüncüde ayrılırdım. Oradaki gelgitler ayrı bir sorun ya, hiç olmazsa özgürdüm. Şimdi ise beni ona bağlayan çok güçlü bir sebep vardı ve bunu tamamen beni hakimiyeti altına almak için kullanıyordu. Hayatımda ilk kez, her şeyi kendi başıma başarabileceğime inanan kendimi geriplana atmış, çocuk yetiştirmenin tek kişilik bir iş olmadığına karar vermiş ve bunu ona söylemiştim. “Bundan sonra sensiz mutlu olmam mümkün değil.” diyecek kadar ileri götürmüştüm; çünkü ayrı olduğumuz takdirde çocuğumuzun zarar göreceğini ve bebeğim mutsuzken mutlu olamayacağımı biliyordum. Tabi böylesi bir zaafı bir narsiste açık etmek atılacak en yanlış adımlardan biriydi. Açıkça işkence etme fırsatı vermiştim.

Ertesi gün uyandığı andan itibaren burnundan soluyordu. Taşımacılara olabilecek en kaba şekilde davrandı. Her hareketlerini ince ince kontrol edip her ayrıntıya laf söyleyerek adamları çileden çıkardı. Aldığım ikinci el bebek odası hariç hiç mobilya götüremediğim için benim evdeki iş azdı. Koliler, bavullar, hurçlar ve birkaç saksı yüklendi ve onun evine geçtik.

Asıl iş oradaydı. Zira, çocuk odası olacak odada duran genç odası takımı sökülüp ablasının evine taşınacaktı. Bu takımı işe başladıktan sonra kendine almış, yaklaşık yirmi yıllık kullanımın ardından şimdi çocuk odasına çevirmek için ısrar etmişti. Tabi ısrar sadece dilindeydi. Gerçekleştirmek için gerekli tasarım ve marangozluk işleri hakkında kılını kıpırdatmamıştı. Erken doğum riski oluştuğunda aldığım takımdan vazgeçebileceğimizi söylediysem de o dönemde anlam veremediğim şekilde kendi takımının kalmasını istemedi. İleride “senin bensiz aldığın takımı kullanıyoruz” diyebilmek, “sen istemedin diye sevdiğim eşyalarımdan vazgeçtim” diyebilmek, “her şey senin istediğin gibi oldu” diyebilmek için bir koz olarak almıştı bu kararı; fakat içine sindiremiyordu bir türlü.

“Bir oda takımı ne kadar değerli olabilir?” diye soruyor insan haliyle. O evde yaşamanın nasıl bir şey olduğunu ileriki yazılarda anlatabilirsem ancak anlaşılır o günkü travma hali. Şimdilik şöyle yanıtlayayım: Hayat memat meselesiydi o genç odası! Evinin tüm düzeni alt üst oluyordu. Hayatı alt üst oluyordu…

Bütün gün söylene söylene çalıştıktan sonra genç odasını ablasının evine götürmek üzere taşımacılarla birlikte çıktı. O yokken ben de döndüğünde evi mümkün olduğunca derli toplu bulması için çalıştım.

Geç saatte eve geldi ve hemen evi denetlemeye girişti. Sinirli bir şekilde beni yanına çağırması beş dakika bile sürmemişti. Odalardan birinin parkesinde birkaç santimlik bir çizik olmuştu. “Bunu sen mi yaptın!” diye sordu sertçe. Tavrının tüm çirkinliğine karşın önemsememeye çalışarak “Bilmiyorum, olabilir.” dedim. Beşiğin kolisini taşıyamadığım için sürükleyerek odaya götürmüştüm. Anlaşılan o ki, kolinin altındaki zımba o esnada parkeyi çizmişti. Önemsememeye çalışma halim onu çıldırttı ve hayatımda hiç kimseden yemediğim azarı gümüş tepside sundu bana. 

Ertesi gün aynı sinirle kaldığı yerden devam etti. İlk kez “aptal yaratık” demesi üzerine eşyalarımın hala kolilerde olduğunu, istemiyorsa hemen geri dönebileceğimi söylemem iyice tepesini attırmış, motor giysilerini giyip küfrede ede kapıyı çarpıp çıkmıştı evden.

Böylece “hoşgeldin” demiş oldu bana. Daha ilk günden feciydi onun evinde yaşamaya çalışmak. Arada aramızın düzeldiği ve sabah yanımda sevdiğim adamla uyanmanın zevk verdiği tek bir gün yaşamadım. Giderek daha zor, giderek daha dayanılmaz oldu her şey.

 

👇

Paylaşım ve destek

Okuduklarınız size çok tanıdık geliyorsa, bu içeriğini oluşturmayı sağlayan bilgi ve deneyimden bireysel olarak faydalanmaya ve desteğe ihtiyacınız varsa paylaşım ve destek modeli konusundaki yazımı okuyabilir, iletişim kanallarımdan bana ulaşabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir