Sömürünün Mirası

Sömürünün mirası diğer bir deyişle istismarın kalıntıları, olsa olsa ruhundan kopan büyük parçaların arkalarında bıraktıkları derin yara izleri, yani karakterine yapışan birtakım olumsuz özelliklerdir. Bu iç karartıcı konuları daha önce defalarca incelemiş olsan da bu kez onun yaptıklarının sendeki etkilerine odaklanma zamanı geldi.

Farkında olmasan da hamilelik seni esir etmiş, o zamana kadar onunla görüştüğün dönemlerde seni taciz eden hareketlerini umursamamaya çalıştığın, çok canını sıkarsa uzaklaştığın sapkına bağımlı kılmıştı. Tuzağa düşmüştün bir kere ve öyle bir noktadaydın ki, dönüşü yoktu. Bir yandan hamilelik seni heyecanlandırmış, bedeninde bir can büyütmenin her anını doyasıya yaşamak istiyordun. Diğer yandan ayrılık fikrinin masadan kalkmasıyla sürekli saldırılara maruz kaldığın için kısa zamanda üzerinde yoğun baskı hissetmeye başlamıştın.

İlişkinin o güne kadar üzerinde oluşturduğu etkiler şiddetlerini arttırarak varlıklarını sürdürüyorlardı. O daha çok eleştirip hata buldukça sen daha çok açıklama ihtiyacı hissediyordun. Sana kötü davrandıkça, hamileliğinle ilgilenmedikçe ve bebek hakkındaki duygusuz hallerini gördükçe onun yerine bahaneler uydurmaya devam ediyordun: “Hazır olmadığı bir anda gelişmişti her şey.“… “Bir anda aile olma fikriyle başa çıkamadığı için böyle yapıyordu.“… Anormal tavırlar normalleşmişti. Bir evlilik birliği kurmaya çalışırken ve üstelik hamileyken fiziksel işler dahil ortada olmamasını, yardım etmemesini yadırgamıyordun mesela. O böyle biriydi. Bunu zaten biliyordun. Verdiği sözlere rağmen bugün farklı bir beklentiye girmenin faydası olmadığına kendini inandırmaya çalışıyordun. Halbuki evlilik ve anne baba olmak sorumluluk almak demekti. Sense tüm sorumlulukları tek başına aldığın yetmiyormuş gibi bir de sürekli eksik ve suçlu çıkarılıyordun. Haliyle her zamankinden çok daha yoğun bir şekilde kendini ve ilişkiyi sorgulayıp duruyordun.

Savaş ya da kaç

Doğada bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu hisseden bir canlı, yaşamını sürdürebilmek için hızlıca karar verir. Ya savaşacak ya da kaçacaktır. Senin ise, gerek kişiliğin gerekse inandığın değerler doğrultusunda kaçma olasılığın yoktu. Yavrunun analı babalı büyümesi için elinden geleni yaptığından emin olman gerekiyordu. Dolayısıyla savaşmayı, yani kalıp direnmeyi seçtin.

Bir uzlaşma ortamı sağlayabileceğinize inanmak istiyordun safça. Hiç anlaşamasanız ve sonunda ayrılık kararı verseniz bile yavrunun iyiliği için asgari müştereklerde buluşabileceğinizden emindin. Karşında üzerinde hakimiyet kurmak için her yolu mübah sayan, hiç hata yapmadığına inananvicdandan ve suçluluk duygusundan uzak biri varken ne büyük yanılsama!

Direndin. Bir can söz konusuydu; onun ihtiyaçlarını karşılamak, ona gereken sevgiyi şefkati gösterebilmek, ona doğruyu iyiyi öğretebilmek önemliydi. Bu aşamada kendi fikirlerini ve inançlarını savunmayacaktın da ne zaman savunacaktın! Sağlam durdun, anında geribildirim verdin, ulaşamadıkça isyan ettin.

Direnişin, her tacizine tepki alabilmesine, seni rahatsız edebildiğini görmesine ve ne yazık ki şimdi anlayabildiğin üzere daha çok zevk almasına yol açtı. Saldırı yoğunluğunu ve şiddetini katlayarak arttırdı. Belki de sadece bebeğin varlığı dolayısıyla ona bağlandığını bilmesi yeterli oldu ezme gayretinin körüklenmesine. Kasıtlı olarak seni vazgeçirmek için uğraşıyordu ki sorumluluk onun olmasın. Sebebi her ne olursa olsun giderek daha kötü daha feci davranıyordu. Sen ki, o zamana dek aslında ilişkinin içindeyken yok olan o olduğu halde her seferinde bitirme sorumluluğunu almış ve gitmiştin, yine giderdin ve bir aile kuramamanın suçlusu yine sen olurdun.

Bebeğine karşı sorumlu hissediyordun. Daha hamileliğinin ilk aylarında onu nasıl bir çatışma ortamına getireceğinin farkına varmış, doğuma kadar hiç olmazsa kavga gürültü olmadan bağırtısız bir hava yaratabilmek için çabalıyordun. Hiç yapmadığın kadar alttan alıyor, onun kendine güvensizliğini fark ettiğinden onu beslemeye çalışıyordun.

İlk belirgin sorun

Hamilelikle başlayan süreçten sana kalan ilk belirgin sorun, bu noktada hem de bilinçli bir karar ile başladı ve bilinç dışı eklentilerle başka bir boyuta ulaştı. Geçici süreliğine görmezden gelip erteleme kararın bir noktada Stockholm Sendromu’yla çakıştı. (Bkz: Olumsuz Yaşantıları Görmezden Gelme)

Kararsızlık içinde çırpınma

Özgüvenin zedelenmişti. Hislerinin doğruluğuna kalben inansan da hamilelikten ya da lohusalıktan kaynaklanan yoğun duygu durumunun etkisiyle hızlıca karar almaman gerektiğine hükmetmiştin. Yaşadığının lohusa depresyonu olmadığının, zira bebekle ilgili yaşantında seni zora sokan herhangi bir yorgunluk, bunalma, hatta sıkılma durumunun yakınından bile geçmediğinin ayırdındaydın. Öte yandan, insanların içinde bulundukları ruh durumunu inkar potansiyellerinin de yüksek olabileceğini bildiğinden biraz zaman geçmesini ve vücudunun anneliğe alışmasını bekliyordun.

Bebeğinin iyiliği için vereceğin kararın doğru olması gerekiyordu ve sen o sırada maruz kaldığın tüm tacizlerin etkisiyle karmakarışık olmuşken karar mekanizmana güvenemiyordun. Her gün, herhangi bir kavga olmadığı durumda bile defalarca iğnelenmek hiç ama hiç kolay değildi. (Bkz: Kabus Evde Standart Yaşam)

Üstelik çevrendeki kişiler de yaşadığın istismarı anlamaktan ve yardımcı olmaktan çok uzak, aile birliğinin sağlanabilmesi için sabretmen, kabullenmen, kafana takmaman gerektiğini söyleyip duruyorlardı. Anlayışlı, durumun ciddiyetini görebilen dostlar ne yazık ki uzaklarda kalmışlardı, çok ender biraraya gelebiliyordunuz. Toplumun genelinde süregelen kadının yaşadığı her türlü baskıyı alttan alıp sessiz kalması beklentisi, tam anlamıyla “toplum baskısı” üstüne üstüne geliyordu. İşin kötüsü o kafa karışıklığıyla, sürekli suçlanmanın etkisiyle kendine güvenmekte zorlanırken bu yorumlardan çok etkileniyordun. 

Bitirmek için gözünün önündekiler yetmiyordu. Her gün deneyimlediğin eziyetleri kanıksamış olmalısın ki “kesin” bir kanıt arıyordun. Bu karar verememe halinin yarattığı belirsizlikler de seni bunaltıyordu. Diken üstündeydin.

Artan şiddetin kalıntıları

Sürekli tetikte olmaya alışkın hale gelmek, içinde bulunduğun kaygı durumunun doğal sonuçlarından biriyken bir diğeri kendini doğru şekilde ifade edememekti. (Bkz: Kaygı Hali)

Öte yandan, sabretme çabaların bir işe yaramıyor, çıkar yol bulamadığın için hissettiğin çaresizlik ve onun sınır tanımazlığı yüzünden yaşadığın korku artıyor, son hız zayıf noktalarına hücum etmeye devam ettikçe öfkeni kontrol edememe sıkıntıları baş gösteriyordu. (Bkz: Öfke Sorunu)

Öfke sorunu ve Stockholm Sendromu sömürünun mirası olarak geride kalan ve duygusal yaşantında oluşmuş iki uç nokta aslında. Biri aşırı yumuşak diğeri aşırı sert. Dışarıdan çelişki gibi görünse de oluşum sebepleri aşikar. İkisinin de temelinde başa çıkmakta zorlandığın yoğun çaresizlik, kaygı ve korku var.

Birikimler, yukarıda bahsettiğim savaşma ya da kaçma tercihinde değişikliklere yol açtı zaman zaman. Kaldıramayacağın noktalarda daha fazla tacize uğramamak adına bir kaçınma refleksi geliştirdin. (Bkz: Çatışmadan Kaçınma)

Bunlarla birlikte bunca sömürünün fiziksel etkileri olması kaçınılmazdı. Yıllar sonra gelen migren atakları çok uzun sürmedi neyse ki. Gece emzirmeye kalktıktan sonra başına üşüşen endişe uyarıcı anılar ve önündeki zorlu sürecin getirdiği uykusuzluk ise sürüyor. Bedeninin ve boynunun kaskatı olduğunu, gevşemeyi başaramadığını fark ediyorsun. Aşırı derecede kilo verdin; ama çok şükür yavrunun hatırına beslenmene son seviyede dikkat ettiğin için aslen hassas olan sindirim sistemin iyi durumda. Üzerindeki stresin ağırlığına kıyasla psikosomatik rahatsızlıkların bu seviyede kalmasına sevinmen gerektiğinin de farkındasın.

Diğer bir deyişle sömürünün mirası

Oturup üzerinde vakit harcayınca birkaç maddede toparlayıverdin işte sömürünün sana bıraktıklarını. Çözmek tespit etmek kadar kolay olmayacak ya, başlangıcı yapmış oldun.

Bu arada, seyrek de olsa zaman zaman aklına gelen bir daha sevememe ve güvenememe korkusunu atlamış değilim. En güzel yıllarının, her şeye rağmen sevildiğini sanarak; fakat sevgiden fersah fersah uzaklarda bir sapkının yörüngesinde dönerek heba olduğu vahlanmalarına ise hiç girmeyelim. Şu anki derdin o kadar büyük ki, geçmişe ve geleceğe bu açılardan bakabilmek için harcayacak ne zamanın ne de enerjin var. Önceliğin, şimdiyi ve geleceği kendin ve oğlun için elinden geldiğince güvene almak.

Unutma ki, hala tuzaktan kurtulmuş sayılmazsın. Tuzağın tuzak olduğunu nihayet görebiliyor, tehlikede olduğunuzu biliyor ve sömürünün miraslarını ayırt edebiliyor olsan da henüz göremediğin yanlar olmadığına emin olamazsın. Güvende hissedene kadar, sorgulamaya, araştırmaya ve iyileşme çalışmalarına devam.

👇

İlişkili Yazı: Adım Adım Terapi

 

👇

Paylaşım ve destek

Okuduklarınız size çok tanıdık geliyorsa, bu içeriğini oluşturmayı sağlayan bilgi ve deneyimden bireysel olarak faydalanmaya ve desteğe ihtiyacınız varsa paylaşım ve destek modeli konusundaki yazımı okuyabilir, iletişim kanallarımdan bana ulaşabilirsiniz.

Sömürünün Mirası” için 9 yorum

  1. Bunları ben de yaşadım. Ben de tam doğum yaptığım zaman dahil büyük istismara maruz kaldım. Üzüntüden o kadar zayıflamıştım ki. Beni sürekli yetersiz hissettiriyordu. Bebeği normal doğumla dünyaya getirdim. Bana söylediği “Sen ne yaptın ki alt tarafı benim spermimi taşıdın, abartma” kadar kırıcıydı.
    Tüm bu yaptıklarının bedelini ödemesini o kadar çok istiyorum ki! Oluyor mu gerçekten belasını bulabiliyor mu narsist adamlar? Yoksa vampir gibi başka bir kurbandan daha beslenip hep hep hep kazanan mı oluyorlar?

    1. Geçmiş olsun. Ben henüz savaşın içinde olduğum için bir yanıt veremeyeceğim. Belki deneyimleyen birileri yanıtlayabilir bu soruları.
      Öte yandan, ben onun değil benim ve oğlumun başımıza geleceklerle ilgileniyorum. Kendimizi güvene almak tek amacım ve bu amaç uğruna çırpınırken her gün bir daha bir daha kahrolarak fark ediyorum ki sistem onlardan yana. Değil yaptıkları için cezalandırılmak, kendimi ve bebeğimi korumam bile yasal olarak mümkün görünmüyor. Bugünlerde ayrıntılı yazmak istiyorum bu konuda.

  2. Merhaba,
    Gece farkettim blogu ve elimden düşmedi. Yaşamayan anlamaz bu tip hastaları. Aynısını yaşamam şaka gibi. En kötüsü benim ikinci evliliğim olmasıydı. Böylece kurban elindeydi, artık değil. Umarım hepimiz için iyi olur. Çocuk ondan olmadı şimdi şükrediyorum.

  3. Başka bir yerde konuşsam yanlış anlaşılır. Terapist arkadaşa söyledim daha yeni; “Çiftlik Bank mağdurlarına zorla mı aldılar paralarını der gibi, zorla mı sürdüler sizi bu evliliğe” deseler ki diyorlar bile sanki. Haksız da değiller. Kimseye anlatamıyorsun ki çözülmesi gereken birşeylerin farkında olup o nedenle sorumlu hissettiğini… Hele şimdi biz yaşayarak öğrendiklerimizi hap yapıp veriyoruz ya üçüncü kişilere, onlarda şunu hissediyorum o zaman “ya bak görmüşsün bile bile kendine etmişsin”. Bilmiyorum belki hüsnü kuruntum.
    Zorla evlendirmediler, zorla tutmadılar; ama ortak yönlerimizden biri belki de biz bir söz verdik mi tutarız ki. Söz verdik, antlaşma imzaladık hem de onca davetli önünde… Şimdi geriye dönüp anlamaya çalışıp anlatıyoruz ve hazır bilgiyi alıp “eee kaçsaydın ya beee” diyorlar. Biz bile öyle diyoruz ya filmdeki maktüle seslenir gibi!
    Terapist ile bugün konuşmak istediğim şeyleri değil içimden taşanları konuştum yine… Hasar tespiti yapamıyorum, dedim birdenbire. “Sevebileceğime tekrar güvenebileceğime inanamıyorum”u konuşmuştuk daha önce. Bugün o hızla yeni bir korku dökülüverdi “yeni bir ilişkide ya ben de bunları tekrar edersem!” Ya da şimdi aklıma geliyor, yeni bir form alıyor “ya haklıysa ya herşeyi ben berbat ettiysem”… Burayı düzeltelim, bu yeni değil hatta bu yerleştirilen ilk fitne.
    Üçüncü kişiler ki aslında ilk kaynakları okuduğumuzda biz de üçüncü kişilerdik, bunları hap diye alıp “neler var diyorlar” en kolayından. Biz kendimize yardım için anlamaya çalışıyoruz, üçüncü kişiler faydalanıyor en kolayından. Terapistlere bile biz bilgi sağlıyoruz. Kendimize faydasını ne zaman göreceğiz? En önemlisi başkasına portakallı Vit-C hapı ama bu acı hapı okullarımıza kızlarımıza nasıl vereceğiz? Hangi meyve suyuna, hangi şerbete karıştırıp verilir bu hap “senin baban aslında”… Başka üçüncü kişilerin faydalanmasına sözüm yok, ama önce bizim en kıymetlilerimiz için çekmedik mı bunca acıyı! Ve şimdi onlara nasıl anlatmalı! O faydalanamayacaksa bu bilgiden, o kendini koruyabilmek için kullanamayacaksa bu bilgiyi yansın İskenderiye Kütüphanesi umrumda olur mu!
    Yasalar, yasal düzen… 100 sene önce 15 yaşında daha kötü şartlarda hem de hiç dönüş olmadan evlendirilirdi kızlar. Bana ne demek istiyoruz ama bu da malesef gerçek. Ama yasaların yetersizliğini konuşmak şu an bize değil 100 sonra yaşayacaklara fayda getirir. Şu an önemli olan bu çocuklar kendini koruyabilmeli! Yasalar karşısında zora düşmeden “onlar” kadar esnek, dönek olup kendini savunmak… ama işte arada çocuğu sakınırken gardımız hep düşüyor…
    Neyse ben akarsuya konuşur oldum yine. Biz kimselerin bilemeyeceği çok yeni şey öğrendik ve eskiden öğrendiğimiz birşeye tutunup daha yenilerini de öğreneceğiz; geçecek bunlar da.

    1. Burada kendi içimizdeki çekişmeler ve iyileşme süreci bir yana iki konu çok önemli. Birincisi, çocuklarda hasar yaratmadan onları koruyup güçlendirebilmek. İkincisi ise, yasaların önünde psikolojik şiddetin vahim sonuçlarının görünür kılınması ve daha önemlisi mevcut yasaların uygulanması için çaba göstermek.
      Her ikisi de gerçeklenmesi bolca çaba gerektiren konular. Yol uzun; ama vazgeçmemek gerektiğini düşünüyorum ben.

  4. Blogunuzu saatlerdir kendi hayat hikayem gibi okuyorum. Hepsi birbirinin aynı demek ki. Adını koyamadığım anormal davranışlar, kendimi yoğun şekilde suçlama sürecim, “Neden ben kurban seçildim?” sorusu… En kötüsü de tüm bu olanlara rağmen ondan kopamıyor olmam… Ne yapmalıyım bilmiyorum.

  5. Çocuklar tek derdim. Aynılarını birebir yaşadım, yaşıyorum. Hala boşanmaya çalışıyorum, o da dönmeye çalışıyor hayatıma. Benim iki çocuğum var. Narsist olduğunu boşanmaya karar verince terapide öğrendim. O günden beri araştırıyorum nasıl ayrılırım diye. Çocuklarımı hiç göstermeyerek mi? Yoksa pedegogun dediği gibi çocuklar istediğinde arasınlar görsünler mi? Düzenli görsün diye direniyorum; ama inadına aksi durumlarda görmek isteyip hayatımın günlük akışını bozuyor, benden haberdar olmak için kullanıyor çocukları. Çocuklar varsa da bağlantıyı koparmak gerek en son çare olarak sanırım. Siz oğlunuzla ne yaptınız?

    1. Geçmiş olsun. Ayrılık sürecini daha fazla yıpranmadan tamamlamanızı umarım. Arada çocuklar olduğu için bağlantıyı tamamen koparma olanağınız görünmüyor. Çocukların güvenli olmaları koşuluyla düzenli görüşme saatleri belirleyip kesin olarak uygulamak suretiyle sınırlarınızı belirlemenizi öneririm. Belirlediğiniz görüşme saatine uymuyorsa başka zamanlarda sizi rahatsız edemez. İstediği zaman diliminde sizin düzeninizi bozma hakkı yok kimsenin. Gerekiyorsa mahkeme yoluyla görüşme saatlerinin yasal olarak belirlenmesini sağlayın ve bu konuda da başka hiçbir konuda da tartışmaya girmeyerek net sınırlar koyun. Siz tartışmayın gerekiyorsa avukatlarınız iletişim kursun.
      Çocukları “uçan maymun” olarak kullanması çok tipik bir tavır. Kaç yaşlarındalar bilmiyorum; ama haber taşıyabiliyorlarsa artık iki ayrı evleri olduğunu ve her evin yaşamının kendine özel olduğunu anlayabilecek yaştadırlar diye tahmin ediyorum. Tabi çocukları bu tartışmaların dışında tutarak bir düzen kurmak lazım sınırları belirlerken. Paralel ebeveynlik kavramına bir bakın. Diğer Ebeveyn Olmak (http://www.narsistleyuzlesme.com/narsist-baba/diger-ebeveyn-olmak/) yazısında bahsetmiştim.
      Uygulama zor biliyorum, ancak ne yazık ki narsistik sosyopat da olsa çocukların kendi ruh sağlıkları açısından babalarıyla iletişim kurmaları gerek. Yukarıda da söylediğim gibi güvende olmaları kaydıyla. Ayrılık sürecinde ve sonrasında çocukları daha iyi destekleyebilmek için Narsist Baba altındaki yazıları (http://www.narsistleyuzlesme.com/narsist-baba/) okumanızı öneririm.
      İhtiyaç duyarsanız bana eposta ya da sosyal medyadan ulaşabilirsiniz.
      Kolaylıklar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir